İlim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2008 Çarşamba

Günahlar ve Sonuçları







Her bir günahın içinde küfre gidecek bir yol vardır. Günah; istiğfar ile hemen yok edilmezse, kalbi kötülüğe sürükler ve Allâh-ü Teâla’nın itaatinden çıkmış bir kalp hâline getirir.


Soru: Günah ne demektir, günah ve isyanın sonuçları nelerdir?
Cevab: Bismillâhirrahmânirrahim.
Allâh-ü Teâlâ’nın yasakladığı bir işi yapmaya günah denmektedir. Allâh-ü Teâlâ’yı tanımaya, kulluğa engel olan, Allâh-ü Teâlâ ile kulun arasına perde olan herşey günahtır. Günahlar, kebâir yani büyük ve sagâir yani küçük olmak üzere iki türlüdür. Genelde Kur’an-ı Kerim veya Sünnetle yasak olduğu belirtilen ve cezasından söz edilen suçlara büyük günah denmiştir. Allâh-ü Teâlâ’yı tanımaya engel olan ve yapılması hâlinde şer’î ceza gerektiren veya Allâh-ü Teâlâ ‘nın cehennem azâbıyla tehdit ettiği günâhlar kebâirdir. Dünyada cezayı, ahirette de azâbı gerektirmeyen küçük suçlar da sagâirdir. Ancak buradaki büyüklük, kendinden küçük olanına yol açma anlamında değildir. Bir günahın büyük veya küçük diye anılması, kul açısından küçüğüne karşı gevşeklik hakkı doğurmamaktadır. Kimi durumlarda küçük günahlarda ısrar etmek de büyük bir günah olarak görülmüştür. Yani devamlı işlendiğinde küçük günâh, küçük olmaktan çıkar. Nitekim Abdullah b. Abbas (radıyllâhü anhümâ)’dan rivâyete göre Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem): “Israr etmekle beraber küçük günah kalmaz, yani küçük günahlar ısrarla işlenmeye devam edilirse, onlar da büyük günah olur. Tevbe ve istiğfar etmekle de büyük günah kalmaz, yani affedilir.” buyurdu.1
Küçük de olsa günahlarda ısrar etmek, hakkın aynası olmak için yaratılan, iman yeri olan kalbi karartır. Günah kalbe işleyip onu karartarak iman nurunu oradan çıkarıncaya kadar katılaştırır. Her bir günahın içinde küfre gidecek bir yol vardır. Günah istiğfar tövbe ile hemen yok edilmezse, kalbi kötülüğe sürükler ve Allâh-ü Teâlâ’nın itaatinden çıkmış bir kalp haline getirir. Bu bakımdan: “Günâhın küçüklüğüne-büyüklüğüne bakma, kime karşı suç işlediğine bak!”
Nevvas b. Sem’an el-Ensarî (radıyllâhü anh) diyor ki: Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem)’e, iyilik ve günah hakkında sordum. Şöyle buyurdular: “İyilik, ahlâk güzelliğidir. Günah ise, kalbinde gıcık yapan, içini rahatsız eden ve insanların muttali, yani haberdar olmasından hoşlanmadığın, istemediğin şeydir.”2 Vâbisa b. Ma’bed el-Esdî (r.a.) ya, Resûlullah (Sallallâhü Aleyhi Vesellem): “Birr, yani iyilik ve ism, yani günahı sormaya geldin, değil mi? buyurdu. Vâbisa: “Evet” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) parmaklarını bir araya getirdi, onunla göğsüne vurdu ve üç kere: “Ey Vâbisa! Nefsine danış, kalbine danış, buyurdu. Devamla da: Birr, (iyilik) Nefsin sükûnet bulduğu, yatıştığı ve kalbin mutmain olduğu şeydir. İsm, (günah) ise müftî olan insanlar sana fetva verseler bile, nefsinde gıcıklık yapan ve kalbinde tereddüt meydana getiren şeydir.” buyurdu.3 Evet, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi Vesellem)’in, iyilik ve günahı tefsir edişindeki şümûle dikkat etmek gerekir.
Ebu Hureyre (radıyllâhü anh)’den rivayete göre, Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
- Yedi helâk ediciden sakının!
- Onlar nelerdir, Ya Resûlullah!
- Allâh’a şirk koşmak, sihir, Allâh-ü Teâlâ’nın öldürülmesini haram kıldığı bir canı haksız yere, şer’i bir hüküm olmaksızın öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, cihaddan kaçmak ve her şeyden habersiz namuslu mü’min bir kadına zina iftirasında bulunmak.”4
Kısacası: Her bir haram insanı helâka götürür ve ahiretini zararla sonuçlandırır. Şirk, sihir, cana kıymak, fâiz ve yetim malı yemek, cihaddan kaçmak bu günahların en başında gelenleridir. Kurallara uyulduğu müddetçe insanlar felâha ulaşabilir. İnsana zarar veren her şeyden uzak durmak gerekir. Bu yedi maddede sayılanlardan, zarar vermeleri ve helâka sürüklemeleri sebebiyle sakınılmak emredildiği gibi, zarar verme özelliği olan her şeyden kaçınmak gerekir. Sünnetin bir hayat sistemi olduğunu unutmamak gerekir. Özellikle büyük olarak zikredilen günahların bir toplumda yaygınlaşması, o toplumda İslam’ın etki kaybına uğradığını gösterir. En az, farzların yerine getirilmesi kadar haramlardan kaçınılması da Müslümanlık göstergesidir. Hatta haramlardan kaçınmak, farzları yapmaktan daha önemli olup, farzları yapmaktan önce gelir. Önce haramlardan arınmak, haramlardan arınmış bir bünyede farzları eda etmek istenmektedir. Çünkü önce kalp günâhlardan temizlenir, sonra farzları yapmakla süslenir. Günâhlar ve haramlar dînî duyguyu helâk eder, zehirler. Ancak bu zehir, görünürde bal gibidir tatlı gelebilir fakat insanın manevî duygularını öldürür. Bir toplumda haramların işlenmesine karşı bir nevi otokontrol demek olan nehy-i anil-münkerin icrâ edilmemesi, duaların kabul edilmemesinden, âfetlerin çoğalmasına kadar bir yığın musibeti beraberinde getiren bir suç olarak gösterilmiştir. Huzeyfe b. Yeman (radıyllâhü anh)’dan rivayete göre Hz. Peygamber (Sallallâhü Aleyhi Vesellem) Efendimiz:
“Canımı, gücü ve kudretiyle elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allâh kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azab gönderir. Sonra Allâh’a yalvarıp duâ edersiniz ama, duânız kabul edilmez.”5 buyurdu.
Allâh-ü Teâlâ’nın yasaklarından bir yasağın alenî bir şekilde işlenmesi, oldukça ağır bir erime ve çürüme işaretidir. Haramlara cür’etin artması ve alenîleşmesi, iman zâfiyetinin derinleştiğine delâlettir. Bu nedenle büyük günahları işleyenlere ve küçük günahlarda süreklilik gösterenlere fâsık denmiştir. Müslüman şahsiyet olarak, her günahı kaçınılması gereken bir veba olarak görmek durumundayız. Özellikle medya yoluyla teşhir edilen, kimi zamanlarda da teşvik edilen haramlara karşı Müslümanların Allâh-ü Teâlâ’nın ve Peygamber Efendimizin ikazlarını hatırlatmaları, gerekiyorsa sivil toplum örgütleri yoluyla kötü gidişata, haramların yaygınlaşmasına set olmaları imanlarının gereğidir. Bunu yaparken eliyle gücü yetenin eliyle, diliyle gücü yetenin diliyle, hiçbir şeye gücü yetmeyenin de en azından kalbiyle tepki göstermesini bilmesi gerekmektedir.
Ebû Said el-Hudri (radıyllâhü anh)’den rivayete göre Peygamber Efendimiz: “Sizden her kim bir münker, (Kötülük, çirkin, dine aykırı bir iş) örürse, onu eliyle, fiilen değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle ve kalemiyle değiştirsin, kötülesin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin, düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın asgarîsi, en zayıf derecesidir.” buyurdu.6
Böyle bir görev fazîlet değildir. Bir îman görevidir. Sorumluluk taşımanın, cemâat ehli ve cennet tâlibi olmanın en tabii sonuçlarındandır. Müslümanların câmilerle ve minarelerle övünürken, câmilere komşu olmaya kadar varan yaygınlığı ile meyhâneleri ve diğer münkerât merkezlerini görmezden gelmeleri, mâkul bir gerekçeyle izah edilemez.
Haramlara karşı sessizliği, çağımızın bize aşıladığı bazı kavramlarla geçiştiremeyiz. Hak, hürriyet ve benzeri şehvetleri delirten parolalar, ilâhî azabtan kurtulmaya yeten deliller değildir. Haramların helallerden daha serbest ve daha cazip hale gelmesi, en iğrenç günahların bile hürriyet ve hak panoları ile gizlenmesi kabullenilemez. Eski ümmetlerin helak süreci olan bir sürece girmiş bulunuyoruz. Dini ve ahireti anlatma mevkiinde olanlar bile sessizliği tercih ederek, bu vahim gidişe dolaylı yolla da olsa destek olmaktadırlar. İslam toplumu bu olamaz. Allâh-ü Teâlâ’nın gazab ettiği ve en ağır azabı uygun gördüğü suçlar sağımızı solumuzu, elimizi ve beynimizi etkisi altına almışken biz, namazla ve hacla gönlümüzü oyalayamayız. Her azan haram, iki hakikati dillendirmiş olur: Birincisi: Allâh-ü Teâlâ’nın hükümlerinden bir hüküm unutulmuş veya görmezden gelinmiştir. Bu bir eksiklik, Müslümanlığımız adına üzüntü kaynağımızdır. İkincisi: Her işlenen haram, Allâh-ü Teâlâ’nın azabına doğru ilerleyen bir insan demektir. Bu bir kayıptır. Ateşe karşı Müslümanların kendilerini, âile efrâdını ve mümin kardeşlerini düşünüp kollamaları, kardeş olmanın en tabii gereklerindendir. Haramlara karşı bilinçli ve tepkili bir mümin olmak istiyoruz. Haramlardan ve harama sessiz kalma haramından Allâh-ü Teâlâ’ya sığınırız.
Günah ve İsyanın Sonuçları:
* İlimden yoksun kalmak: Zira ilim, günahkâra verilmez.
* Rızkın kesilmesi: Günahkârın rızkı harama gider, Allâh-ü Teâlâ’nın bereket ve ihsanı kalkar.
* Kalp ve rûhun bozulması: Fıtrata uygun hâl bozulur, hissizlik, vicdansızlık, korkusuzlukla tövbeden uzaklaşır. İç dünya kararır, kalp paslanır, hayâ duygusu ve ahlâk kalkar.
* İnsanlardan uzaklaşma: Nefsi ve en yakınlarıyla, toplumla yabancılaşan günahkâr, yalnız kalmaya mahkûm olur.
* Her günah iz bırakır: Günahların sonucu vücud, akıl ve diğer organlarda bir kötülük doğurur. Her günah bir başka günaha yol açar.
* Her günah, İslâm dışı gelmiş geçmiş bütün çirkin ulusların mîrâsıdır. Mesela; kibirlenmek Firavun’un; eşcinsellik Lût kavminin mirasıdır.
* Günah ve isyan, Allâh-ü Teâlâ’nın azabının hak olmasına yol açar. Bela ve musibet gelir. Günahın geçmişe, şimdiye ve gelecek kuşaklara zararı dokunur.
* Günahkârlar, meleklerin tövbe ve istiğfarlarından, Peygamber Efendimizin şefaatinden mahrum kalırlar. Günahlar insanların îmânını zayıflatır. Unutulmamalıdır ki her nîmet külfet karşılığıdır. Cennet ve Cemâlullâh’ı isteyenler nefse tatlı gelen günahlara girmemek için birtakım külfet ve zorluklara katlanmak ve Allâh-ü Teâlâ’ya sığınmak zorundadır. Müminler ihsan sırrı ile Rablerine, kendilerini görüyormuş gibi kulluk ederler. Sol omuzlarında günahlarını yazan bir meleğin olduğunun şuuru içinde hareket ederler. Güç yettiğince günahlardan sakınıldığında Allâh-ü Teâlâ küçük günahları affedecektir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız bir yere sokarız.”7


DİPNOTLAR
1 - Camiul-ulûm vel-Hikem, 1/179
2 - Müslim, Birr: 14, 15; Tirmizî, Zühd: 52; Darimî, Rikak: 73; Ahmed b. Hanbel, 4/182, 227, 228, 5/251, 252
3 - Darîmî, Buyu: 2.
4 - Buhârî, Vasaya:23; Müslim, İman:145
5 - Tirmizi, Fiten: 9, Ebû Davûd, Melâhim: 16, A. b. Hanbel, 5/388.
6 - Müslim, İman:78, Tirmizi, Fiten:11, Nesei, İman:17
7 - Nisâ sûresi:31

25 Kasım 2008 Salı

Kur’an-ı Kerim’de Mü’minlerin 100 Vasfı


I. İman Esasları

1. Mümin, bir olan, kendinden başka ilah bulunmayan, her şeyi gören, bilen, işiten, hiçbir şeye muhtaç olmayan, yaratan, öldüren, dirilten, daimâ hayy ve kayyûm olan bir Allah’a inanır. (Bakara 2/285, 255; İhlas 112/1-4)

2. Allah’ın nurdan yaratılmış özel kulları olan, O’nu gece gündüz kesintisiz olarak zikreden, O’nun emrini yerine getirip O’na asla isyan etmeyen meleklere inanır. (Bakara 2/285; Enbiya 21/19-20, 27; Tahrim 66/6)

3. Hz. Adem’den itibaren son peygambere kadar gelen, insanlara nur ve hidayet rehberi olarak gönderilen kitaplara inanır. (Bakara 2/285) Kur’anın ve onun verdiği bilgilerin, misallerin Allah katından olduğunu bilir, bunda asla şüphe etmez, onu anlayıp gereğini yapmaya çalışır. (Bakara 2/1, 26)

4. Bir kısmının isimleri Kur’an-ı Kerim’de zikredilen bir kısmı ise zikredilmeyen, Hz. Adem’le başlayıp Hz. Muhammed (s.a.v) ile son bulan insanlığın örnek şahsiyetleri ve hidâyet rehberleri olan peygamberlere inanır. Onlar arasında bir ayırım yapmaz. (Bakara 2/285; Nisa 4/64; Mü’min 40/78)

5. Allah’ın muhabbet ve mağfiretine ermek için Peygamberine itaat ve ittiba eder. (Al-i İmran 3/31) Onda kendisi için uyulması gereken çok güzel örnekler bulunduğunu, onları tatbik edebilmek için kuvvetli bir Allah ve ahirete imanının bulunmasının ve Allah’ı çok çok zikretmenin zaruri olduğunu bilir. (Ahzab 33/21)

6. İstidat, kabiliyet, ilim, kudret ve kuvvetinin sınırlı olması sebebiyle madde ve mânâ âlemine ait muazzam ilâhî kudret tecellilerinin mahiyetini tam olarak kavrama imkanı olmadığından ilâhî takdire inanır, teslimiyet gösterir. (Hadid 57/22)

7. İçinde yaşadığı dünyanın ve kâinatın bir gün kıyametinin kopacağına, öldükten sonra dirilmeye, hayatının hesabını vereceğine, cennete ve cehenneme inanır. Ahrete yakinî olarak inandığı için ömrünü bir mahşer aydınlığında, cehennem korkusu, cennet ümidi ve Allah’ın rızasına erme coşkusu ile yaşar. (Bakara 2/4, 24, 25, 285)

8. Bu iman esaslarına samimi olarak inanıp imanını kaybetmekten korkarak, sıhhatli bir insanın baldan, tatlı şeylerden tat aldığı gibi imanın halâvetini, lezzetini ve hazzını tadar. (Buhârî, Îmân, 14; Müslim, Îmân, 67)

II. Batıl İnançlar

9. Mü’min Allah’a şirk koşmaktan, küfür ve isyandan uzak durur. (Nisa 4/36) İmansızlığın en büyük musibet ve kafirlerin yeryüzünün en şerli mahlukatı olduğunu (Enfal 8/55; Beyyine 98/6), müşriklerin de necis olduğunu bilir. (Tevbe 9/28)

10. Mümin, bâtıl, yani İslâm’ın reddettiği boş, asılsız ve yararsız inanışların her türünden uzak durur. Fal oklarının haram olduğunu ve bundan hayır beklemenin doğru olmadığını bilir (Mâide 5/3, 90).

11. Mü’min büyücülerin, Allah’ın izni olmadan, kimseye zarar veremeyeceklerine (Bakara 2/103), kesinlikle iflâh olmayacaklarına (Yûnus 10/77) inanır. Kendisine yönelebilecek kötülüklerden, her şeye gücü yeten ve kullarının dâima iyiliğini dileyen Rabbine sığınır (Felak 113/1-5).

12. Mü’min, şeytanın açık bir düşman olduğunu bilir. Onun adımlarına uymaz, ona uyanların kötü yollara düşeceğini görür ve bundan kaçınır. (Yâsîn 36/60-61)

III. İbadet Hayatı

13. Mü’min temizdir. Hem bedeni hem ruhu temizdir. Temizlik onun ayrılmaz vasfıdır. Çünkü Allah’ın temizliğe dikkat eden ve çok çok temizlenen kimseleri sevdiğini bilir. (Bakara 2/222)

14. İbadet için şartlarına dikkat ederek abdest alır, gerektiğinde gusleder, su bulamadığında ise temiz bir toprakla teyemmüm eder. Hiçbir hal ve durumda kesinlikle abdesti, guslü ve ibadeti terk etmez. (Nisa 4/43; Maide 5/6)

15. Namazı, bütün şart, erkan ve adabına dikkat ederek dosdoğru kılar. (Bakara 2/3) Namaz kılarken kalbi huşû içindedir. (Mü’minûn 18/2)

16. Kıldığı namaz onu her türlü fuhşiyat ve kötülüklerden alıkoyar. (Ankebût 29/45) Namazlarını vaktinde kılar (Bakara 2/238), ihmal etmez, ihmal edenlere “yazıklar olsun” itabının olduğunu bilir (Mâ‘ûn 107/4-5), namaz dışında da namazdaki huşû halini devam ettirmeye gayret gösterir. (Me‘âric 70/23) Namazlarını cemaatle kılmaya çalışır (Bakara 2/43) ve özellikle secdede Allah’a en yakın olduğunu hisseder. (Alak 96/19)

17. Cuma namazı vakti, ezanı duyar duymaz alış verişi bırakır namaza koşar. Namazı bitirince de helalinden kazanmaya, yine de Allah’ı çok çok zikretmeye devam eder. (Cum‘a 62/9-10)

18. Senede birer kez nöbetleşe gelen bayram namazlarını da büyük bir iştiyakla edâ eder. (Kevser 108/2) O günlerin rahmet ve gufranından istifadeye, kalabalık mü’min cemaatin hissiyatından nasiplenmeye çalışır.

19. Peygamber Efendimiz’in “Makâm-ı Mahmûd”a erişebilmesi için şart koşulan gece namazına özel bir itina gösterir. (İsra 17/79) Gücü yettiği nispette geceyi ihya etmeye, kıyamda ve secdede geçirmeye çalışır. (Furkan 25/64; Zümer 39/9) Böyle yapanlara cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve kimsenin hatırına gelmeyen nice güzel nimetler hazırlandığını aklından çıkarmaz. (Secde 32/17)

20. Peygamberimizin kıldığı rivâyet edilen diğer nafile namazlara da devam eder. Nafilelere devam ettikçe Allah’a yakınlığının artacağını, Allah’ın sevdiği bir kul olacağını, hatta Allah’ın kendisinin gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı olacağına inanır (Buhari, Rikak 38)

21. Takvâya ermek için Allah’ın emrettiği şekilde orucunu tutar. Oruç, bütün ümmetlere farz kılınmış bir ibadet olduğu için yüksünmez, hastalık ve yolculuk gibi ruhsatlar bulunmakla beraber en zor şartlarda bile farz orucu tutmaya gayret gösterir. (Bakara 2/183)

22. Nafile oruçlara da elden geldiği kadar devam eder. Hedefi, bu ibadet yoluyla Allah’ın yakınlığını hissedip, duasına hemen icabet edecek bir Rab olduğunu idrak etmektir. (Bakara 2/186)

23. Oruçtan beklenen neticeyi tam alabilmek için gündüz olduğu gibi gece hayatına da dikkat eder, özellikle son on günü mescitte itikafa çekilerek, bir kısım mübâhlardan bile el çekerek kendini bütün varlığı ile Allah’a verir. (Bakara 2/187)

24. Mü’min infak ehlidir. Malının farz olan zekatını verir. (Bakara 2/3) Malının iyisinden, kendi alırken yüzünü buruşturmayacağı kısmından verir. (Bakara 2/267) Ayrıca imkanları nispetinde bol bol sadaka da verir. Allah için verdiği bir danenin yedi yüz veya onun katları kadar uhrevi bir mükafata vesile olacağını bilir. (Bakara 2/261)

25. Verirken başa kakma ve incitme gibi, amelin sevabını boşa çıkaracak hatalardan uzak durur. Tatlı bir dil, güler bir yüz ve bağışlamanın eziyetle verilen sadakadan daha hayırlı olduğu şuurundadır. (Bakara 2/262-264) Sadakasını sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak derecede gizli ve ihlaslı olarak verir. (Bakara 2/271; Buhari, Ezan 36; Müslim, Zekat 91)

26. Onun vermesi için belli bir vakit söz konusu değildir. Gece gündüz, gizli açık verdiği gibi genişlikte de darlıkta da verir. Çünkü veren el alan elden üstündür. (Bakara 2/274)

27. Yoluna güç yetirdiği ve imkanını bulduğu zaman haccını yapar. (Al-i İmran 3/97) Yeryüzünde ilk bina edilen mâbed ve mü’minlerin namazlarında yöneldikleri kıble olan Kâbe’yi ziyaret eder, tavaf eder. (Al-i İmran 3/96; Hacc 22/29) Haccın menâsikini yerine getirir. Bu ibadetin tefekkür ağırlıklı ve mahşerin provası olan bir ibadet olduğunu bilir. Her türlü günahtan ve münakaşadan uzak bir şekilde, tamâmen ruhani bir hava içinde ve en hayırlı azığın takva olduğu şuuruyla haccını ifa eder. (Bakara 2/196-197)

28. İmkanı olan mü’min, Allah’a yakınlaşma niyetiyle kurbanını keser. Kestiği kurbanın ne etinin ne de kanının Allah’a ulaşmayacağını, Allah’a ancak o ibadeti yaparken gönlünde taşıdığı takvâ duygularının yükseleceğini bilir. (Kevser 107/2; Hacc 22/37)

29. Kur’an-ı Kerim’i gece gündüz okur, gözlerinden yaşlar boşanır, haşyetinden yerlere kapanır. (Al-i İmran 3/113; İsra 17/107-109) Onu manasını anlayarak okumanın asla zarara uğramayacak bir ticaret olduğunu bilir. (Fâtır 35/29)

IV. Helâller-Haramlar

30. Mümin, rızıkların temiz ve hoş, yani helâl olanlardan yer ve bunları kendine ikram eden Allah’a şükreder (Bakara 2/168, 172; Nahl 16/114).

31. Allah’ın helâl saydığını haram, haram saydığını da helâl yapmaya kimsenin hakkı ve yetkisi olmadığını bilir. Helallerle yetinir, haramın sınırlarına yaklaşmaz. (Nahl 16/116; Tahrim 66/1; Maide 5/87)

32. Leş, kesilen hayvanın bedeninden dışarıya çıkıp akmış kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın eti gibi bir kısım yiyeceklerin haram olduğunu bilir ve bunları tüketmez. Zaruret durumlarında ise ölmeyecek kadar bunlardan istifade edebilir. (Mâide 5/3; En’âm 6/145).

33. Sarhoş edici içeceklerin azının da çoğunun da haram olduğunu bilerek hepsinden uzak durur. Çünkü bunlar şeytan işi bir pisliktir. (Mâide 5/90-92; Buhârî, Ahkam 22; Müslim Eşribe 7)

34. Ferdi ve toplumu içten içe kemiren kötü alışkanlıklardan birisi olan kumarı oynamaz. Çünkü kumar da tıpkı içki gibi şeytan işi pislik olup insanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları eker, Allah’ı hatırlayıp anmaktan ve namazdan alıkoyar. (Mâide 90-91)

35. Mü’min, tesettüre dikkat eder, Alah’ın emrettiği şekilde giyinir. (A‘râf 7/26). Câmi ve mescitlere giderken daha güzel elbiselerini giyer ve Allah’ın kulları için çıkarmış olduğu ziyneti kimsenin haram kılamayacağını bilir (A‘râf 7/31-32).

36. Mü’min kadın ve erkek kendi cinsine has hâl ve hareketlerin içinde bulunur; bunun dışına çıkmaz; karşı cinse benzeme gibi sapmalara yönelmez. Bu kaideye giyim kuşam tarzı da dâhildir; kadın kadın gibi, erkek de erkek gibi giyinir. Buna uymadıkları takdirde Peygamberimizin lânetine uğramaktan korkar (Ebû Dâvûd, Libâs 28). Erkekler saf ipekten yapılmış elbiseyi giymez ve altından yapılmış takı, tabak ve benzeri şeyleri kullanmaz. (Ebû Dâvûd, Libâs 11; Tirmizî, Libâs 1)

37. Erkek olsun kadın olsun bütün mü’minler gözlerini harama bakmaktan muhafaza eder ve iffetlerini korurlar. Eşleri dışındaki kimselere cinsel arzu ile ve rahatsız edici tarzda bakmazlar. (Nur 24/30, 31; Mü’minûn 18/4-6)

38. Mü’min zina etmez, zinaya yaklaşmaz, onun çok fenâ bir yol olduğunu bilir (Furkân 25/68; İsrâ 17/32). O, zinânın yanı sıra insanı zinâya götürebilecek tutum ve davranışlardan da sakınır (Buhârî, Kader 9; Müslim, Kader 20-21).

39. Mü’min, insanların namus, iffet, şeref ve haysiyetlerine dil uzatmaz. Ne kendinin ne aile fertlerinin ne de diğer mü’minlerin namusunun lekelenmesine müsaade etmez. İmanlı, saf ve iffetli kadınlara iftirâ atanların, hem bu dünyada hem de öbür dünyada Allah’ın, meleklerin, insanların lânetine uğrayacaklarını bilir ve bundan çekinir. (Nur 24/11-26)

40. Mü’min, hata ile olması müstesnâ haksız yere cana kıymaz, insan öldürmez. Hataen böyle bir günah işleme durumu söz konusu olduğunda dinen lazım gelen cezasını çeker ve kefaretini öder. (Nisâ 4/92; Furkân 25/68) Zira o, bir insanı öldürmenin bütün insanları öldürmek, bir insanı ihya etmenin bütün insanları ihya etmek gibi olduğunu bilir. (Mâide 5/32). Kasten bir mü’mini öldürmenin cezasının ebedi cehennem olduğuna inandığı için böyle bir günaha asla teşebbüs etmez. (Nisâ 4/93).

41. Mümin, kendi canına kıymak demek olan intihârı aslâ düşünmez. Zira onun bir başkasını öldürmesiyle kendini öldürmesi arasında, cinâyet olması açısından, bir fark olmadığını, dünyada ne şekilde intihar etmişse âhirette sürekli o şekilde ceza göreceğini bilir (Nisâ 4/93; Buhârî, Cenâiz 84; Müslim, Îmân 175).

42. Kürtaj veya başka yollarla, açlık korkusu ve namus endişesiyle, hangi düşünce ve niyetle olursa olsun çocukların öldürülmesine göz yummaz. Kendisi yapmadığı gibi, başkalarının da böyle bir şeye cüret etmelerine engel olmaya çalışır. (İsra 17/31; En’am 6/151; Mümtehine 6/12; Tekvîr 81/8-9).

43. Ancak mümin, gerektiği durumlarda Allah’ın kısas emrinin yerine getirilmesine yardımcı olur. Bir insanı haksız yere öldüreni öldürmenin, yaralayanı yaralamanın insanın hayat ve dokunulmazlık haklarına saygının gereği olduğu şuuruyla hareket eder. (Bakara 2/178; Mâide 5/45)

44. Mü’min, kul hakkına saldırı ve onu gasp manasına gelen hırsızlığa yanaşmaz. Böyle bir günahı irtikap edenin de cezasının verilmesinin ilâhî adalet gereği olduğuna inanarak üzerine düşen vazifeyi yerine getirir. (Mümtehine 60/12; Mâide 5/38).(Buhârî, Hudûd 11; Müslim, Hudûd 8).

45. Mümin bozgunculuğa aslâ bulaşmaz. Onun hedefi, bozmak değil yapmak, hem de daha iyi ve güzel olanı yapmaktır. (A‘râf 7/56).

V. Güzel Ahlak

A. Allah’a Karşı

46. Mü’min, her şeyden çok kendini yaratan ve sayısız rızıklar veren, zâtıyla ve bütün sıfatlarıyla mükemmel olan, hiçbir noksan sıfatı bulunmayan Allah’ı sever. Onu sevdiği gibi hiçbir şeyi sevmez. (Bakara 2/165; Maide 5/54) Hiçbir sevgiyi O’nun sevgisi üzerine çıkarmaz. Malını, evladını, ticaretini vs. Allah ve Resûlü’nden çok sevdiğinde başına büyük bir felaketin geleceğini bilir. (Tevbe 9/24)

47. Allah’ın sevgisine ermek için Peygamber Efendimize itaat ve ittibanın farz olduğunu bilir ve ona göre Allah Resûlünü de canından ve malından çok sever ve kulluğun her alanında ona ittiba eder (Âl-i İmrân 3/31)

48. Allah’ı çok çok zikreder. Gece gündüz O’nu tesbih eder. (Ahzâb 33/41-42) Allah’ı içinden yalvararak yakararak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikreder. Gafillerden olmaz. (A‘râf 7/205) Unuttuğu zaman da hemen Rabbini hatırlar. (Kehf 18/24) Bir günah işlediği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve O’ndan bağışlanma diler (Âl-i İmrân 3/135). Sonra, zikir, mümine savaş gibi sıkıntılı anlarda güç ve kuvvet verir (Enfâl 8/45), sevinçli anlarda ise şımarmaktan, Allah’ı unutmaktan korur. Bu yüzden mümin Kur’an okudukça, namaz kıldıkça, her hâl ve hareketinde O’nu hatırlayıp andıkça gönlü yatışır, huzura kavuşur. (Ra‘d 13/28).

49. Allah’ı anmayı ihmal eden, kalplerini ondan uzaklaştıran kimselerin dünyada dar bir geçime maruz kalıp, ahrette de kör olarak haşredileceklerini bilir. (Tâhâ 20/124) Allah’ı unutanın, hayatını Allah yokmuşçasına sürdüren insanın, gerçekte kendini unutmuş olduğunun farkındadır (Haşr 59/19).

50. Mü’min Rabbine karşı sürekli bir hamd ve şükür halindedir. Çünkü gerçek manasıyla övülmeye layık olan yegane varlık Allah’tır (Fatiha 1/1-3; Tevbe 9/112, Sebe 34/1). Rabbinin şükreden kullardan razı olduğunu, nankörlük edenleri ise sevmediğini bilir. Şükredenlere nimetlerin daha da artacağının, nankörlük edenlerin ise ilahi azaba düçar kalacaklarının farkındadır. (Zümer 39/7; İbrâhîm 14/7)

51. Mümin, en çok Allah’ı sevdiği gibi, aynı zamanda O’ndan korkar; O’na saygıda kusur etmemeye çalışır. (Al-i İmran 3/102) Allah anıldığı zaman kalbi ürperir. Allah’ın âyetleri kendisine okunduğu zaman imanı artar. (Enfâl 8/2) Böyle davrandığında Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine işinde kolaylık vereceğini; sıkıntılardan bir çıkış yolu açacağını, onu ummadığı yerden rızıklandıracağını, ayıp ve kusurlarını örteceğini, günahlarını bağışlayıp, mükafatını kat kat vereceğini bilir. (Enfâl 8/29; Talâk 65/2-5).

52. Allah’a istiğfar eder. İstiğfar için her vakit geçerli olmakla beraber hususiyle seherlerini istiğfarla geçirir. (Al-i İmran 3/17; Zâriyât 51/18) Çünkü o vakitler, ilahi rahmetin daha bol, sağnak sağnak dünyaya indiği lâhûtî demlerdir.

53. Allah’a çok çok tevbe eder ve Allah’ın çok tövbe edenleri sevdiğini bilir. (Tahrim, 66/8; Bakara 2/222) Gökteki meleklerin dahi, tövbe eden ve Allah’ın yolunda giden müminlerin bağışlanmaları ve cennete girmeleri için duâ ettiğinin farkındadır. (Mümin 40/7-9) Mümin, tövbesini defalarca bozmuş olsa da, tövbe ettiği takdirde Allah onu yine bağışlar. O’nun bu dünyada, kul hakkı hâriç, bağışlamayacağı bir günah yoktur. (Zümer 39/53; Nisâ 4/31; Hûd 11/114)

54. Mü’min yalnızca Allah’a güvenip bel bağlar. Sadece O’ndan yardım ister ve işin sonunu O’na havale eder. (Fatiha 1/4; Mü’min 40/44) Çünkü o, Allah’ın “hiç ölmeyecek olan yegâne diri” olduğuna inanır. (Furkân 25/58)

55. Mü’min devamlı dua ve niyaz halindedir. Yalnızca Allah’a yalvarır; O’ndan başkasına dua etmez. (Furkan 25/68) Günahlarının affı için yalvara yakara Allah’a iltica eder. (A‘râf 7/ 55-56). Duaları Allah’ın işittiğini ve ona icabet ettiğini bilir. (Mümin 40/60; (Bakara 2/186). O’ndan bağışlanma diler. Sadece kendine değil, ana babasına, bütün mü’minlere dua eder. (İbrâhîm 14/41)

56. Mü’min, Allah’a verdiği sözde durur ve onu mutlaka yerine getirmeye çalışır. (Ahzab 33/23)

B. Mü’minlere ve Dİger İnsanlara Karşı

57. Mü’min doğru sözlüdür. Konuştuğu zaman doğru söyler. Bu vasfının amellerinin düzelmesine ve mağfirete ulaşmasına vesile olacağını bilir. (Ahzab 33/70-71) Hep doğrularla beraber olur, onlardan kendine doğruluk ve sadakat sirayet edeceğinin farkındadır. (Tevbe 9/119).

58. Mü’min, Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru ve istikamet üzere bir hayat yaşar. Zor olan bu vazifeyi gereği gibi yapmaya çalışır. (Hûd 11/112). Bunu başardığı takdirde ölürken ve mahşerde meleklerin kendini müjdelerle karşılayacağına, cennette büyük mükafatlara ereceğine inanır. (Fussılet 41/30-32; Ahkaf 46/13-14)

59. Mümin emânete riâyet eder; kendi sorumluluğuna bırakılan maddî veya mânevî bir değeri koruyup kollar. Çevresine hep güven ve emniyet telkin eder; herkes ona malını gönül rahatlığıyla emânet edebilir; verdiği söze tereddütsüz inanıp güvenilir. (Müminûn 23/8; Meâric 70/32).

60. Mü’min, sabırlıdır. Haramlardan kaçmada, Allah’ın emirlerine sarılmada (Tâhâ 20/132; Meryem 19/65)ve musibetlere göğüs germede sabrı esas alır (Bakara 2/155-157) İnkârcıların tâciz edici sözlerine karşı sabreder; gayrimüslimlerin İslâm’a ve Müslümanlara yönelik sözlü saldırıları karşısında hemen galeyana gelip intikâm almaya kalkışmaz, telaşlanmaz. (İnsan 76/24; A‘râf 7/199; Bakara 2/109; Mâide 5/13) “Ne güzel kul” şerefine ermek için sabrın çok önemli olduğunu bilir (Sâd 38/44) Savaş zamanlarında da düşmandan daha fazla sabırlı olmaya çalışır (Âl-i İmrân 3/200).

61. Mü’min affedicidir; affetmeyi sever. Öfkesini yutar ve insanların kabahatlerini affeder. (Al-i İmran 3/134; A‘râf 7/199) Allah’ın af ve mağfiretine ermek için böyle davranır (Nur 24/22)

62. Mü’min kendine yapılan kötülükleri iyilik yaparak savmaya çalışır. Karşılık vermeye gücü yettiği halde affetmenin bir fazilet olduğunu; kötülük yapana iyilik ve güzellikle karşılık vermenin ise daha büyük bir fazilet olduğunun bilincindedir. (Fussilet 41/34).

63. Mü’min fedakardır, cömerttir, diğergamdır. Yeri geldiğinde kardeşini kendine tercih etmesini bilir. Kendisi ihtiyaç sahibi olduğu halde, özveride bulunup daha muhtaç durumda olanlara yardım elini uzatıp, onlar adına kendi hakkından vazgeçer. Bunun ahlakın zirvesi bir davranış olduğunun farkındadır. (Haşr 59/9). Kendini, kötü bir ahlak olan bencillikten, pintilikten arındırır. (Muhammed 47/38; Haşr 59/9; Tegâbün 64/16).

64. Mü’min, kendisine ne dünya ne de ahrette fayda vermeyecek, bilakis zarar verecek boş söz ve davranışlardan uzak durur. (Müminûn 23/3; Furkân 25/72; Kasas 28/55). Cahillerin sataşmalarına maruz kalınca “Selâmetle” der, geçer (Furkan 25/ 63)

65. Mü’min, Allah’ın ayetlerinin alaya alındığı, günah ortamlarında bulunmaz. Farkında olmadan veya zaruri bir durum sebebiyle böyle bir ortamda bulunursa, aklını başına alıp hemen oradan uzaklaşmanın yollarına bakar. (Nisa 4/140; En‘âm 6/68)

66. Mü’min, diğer bütün mü’minleri kardeşi olarak bilir (Hucurat 49/10) Onlarla asla alay etmez, onu başkalarının yanında gülünecek tarzda aşağılamaz; onunla eğlenmez. Onu kötü lakaplarla çağırmaz. Bunun büyük bir günah olduğunu bilir. (Hucurat 49/ 11; Hümeze 104/1) Onlara sû-i zanda bulunmaz, gizli hallerini araştırmaz ve gıybetlerini yapmaz. Gıybetin, ölü kardeşin etini yemek gibi çok çirkin bir fiil olduğunun farkındadır. (Hucurât 49/12).

C. Adab-ı Muaşeret

67. Mü’min, başkalarının evlerine ve özel mekânlarına izinsiz girmez. Kapıyı vurup selam vererek ve müsaade isteyerek girer. (Nûr 24/27-28) Ailede henüz ergenlik çağına gelmemiş çocuklar ve evin hizmetçileri bile ebeveyn odasına girmek istediklerinde belli vakitlerde izin istemeleri gerekir. Bu vakitler; sabah namazından önce, uyumak ve dinlenmek için elbisenin çıkarıldığı öğle vakti ve yatsı namazından sonradır (Nûr 24/58-59).

68. Mü’min, davete icabet eder, fakat davetin gerektirdiği adaba son derece dikkat eder. Ev sahibini rahatsız edici hareketlerden uzak durur. (Ahzâb 33/53).

69. Mü’min karşılaştığı Müslümanlara selam verir. Selâmlaşmayı ihmal etmez. Başkalarının evlerine ve özel mekânlarına izin alıp girerken içeridekilere selâm verdiği gibi (Nûr 24/27; Nisa 4/86), kendi evine girerken içerideki aile fertlerine de selâm verir. (Nûr 24/61)

70. Mü’minin her türlü hâl ve hareketleri ölçülü, yapıcı ve yumuşaktır. O, kafirlere sert, mü’min kardeşlerine merhametli davranır (Fetih 48/29). Müminlere karşı alçakgönülle muamele eder (Mâide 5/54). Yürüyüşü mutedildir, yeryüzünde tevazu ile yürür. Kibirlenerek ve gururlanarak yürümez. O, ne yeri yırtabilecek ne de dağlarla boy ölçüşebilecek gücü ve kudreti olmadığının, aciz bir kul olduğunun farkındadır. (Lokmân 31/18-19; İsrâ 17/37; Furkân 25/63).

71. Alçak sesle konuşur; seslerin en çirkininin merkebin sesi olduğunu bilir. İnsana ve mü’mine yakışan bir eda ve tonla hitap eder. (Lokmân 31/19) İnsanlarla güzel iletişim kurabilmek için sözün en güzelini söyler. Şeytanın vesvesesine sebep olacak konuşmalardan uzak durur. (İsrâ 17/53). 46-51).

72. Mü’min, sohbet meclislerinde, toplantı mekânlarında başkalarına yer açmak, gerektiğinde yer vermenin İslâmî nezâket anlayışının bir gereği olduğunu, buna uyanlara Cenâb-ı Hakk’ın maddî ve mânevî genişlik vereceğine, derecelerini yükselteceğine inanır ve öyle davranır (Mücâdele 58/11). O her zaman ve mekanda elinden geldiği kadar iyilik yapma ve Müslüman kardeşinin problemini çözme ve onun yardımında olma yolunda gayret içinde olur. (Müslim, Zikir 37-38).

VI. İlim ve Tahsil

73. Mü’min, ilme ve her türlü faydalı bilgiyi elde etmeye çok büyük önem verir. Çünkü sahip olduğu bilme ve bilgi üretme kabiliyeti, onu meleklerden farklı ve güçlü duruma getiren en önemli özelliğidir. (Bakara 2/31-33). İlk inen vahiyin “Oku!” emriyle başladığını ve Allah’ın insana bilmediği şeyleri kalem ile öğrettiğinin farkında olup (Alâk 96/1-5) bilenlerle bilmeyenlerin aynı olmayacağını idrak ederek (Zümer 39/9); “Rabbim ilmimi artır! diye duâ eder. (Tâhâ 20/114).

74. Gerçek alimin, Allah’ın mahlukatı ve bunda sergilediği sanat tecellilerine ibret nazarıyla bakarak Yüce Yaratıcı’nın sonsuz kudret ve azametini idrak eden (Âl-i İmrân 3/190-191) ve ilmi arttıkça Allah korkusu artan kimse olduğunu bilir. O istikamette ilim elde etmeye çalışır. (Fâtır 35/28)

VII. Akraba Münasebetleri

75. Müminin ailesini muhabbet, merhamet ve koruyup kollama temeli üzerine bina eder (Rûm 30/21). Karı kocanın birbirini haramlardan koruyan bir elbise mevkiinde olduğunu bilir (Bakara 2/187). Ehl-i kitaptan hanımlarla evlenmesi caiz olmakla birlikte (Mâide 5/5) mü’min kadınlarla evlenmeyi tercih eder. Müşrik hanımla evlenmez. Mümin bir kadın ise, hangi inanca mensup olursa olsun gayrimüslim bir erkekle evlenemez (Bakara 2/221). Eşini seçerken güzellik, soyluluk veya zenginlik kriterlerinden ziyade “dindar ve iyi ahlâklı olma” kriterini esas alır (Buhârî, Nikâh 15).

76. Ailesine, çoluk çocuğuna namazı emreder, bunda sabır gösterir (Tâhâ 20/132), onları ebedî cehennem ateşine sürükleyecek ve böylece sonsuz mutluluğu kaybettirecek kötülüklerden uzak tutmaya gayret gösterir. (Tahrîm 66/6).

77. Mü’min, kendinden sonra gelecek neslini ve zürriyetini düşünür, onların namaz kılan, müttakilere önder olan göz aydınlatıcı hayırlı nesiller olması için dua eder. (Bakara 2/128-129; İbrahim 14/40; Furkân 25/74).

78. Mümin ana babasını baş tacı eder. Onlara iyilik yapar, merhametli davranır, “öf” bile demez. Her türlü ihtiyaçlarını karşılar. Hayırları için dua eder. (İsra 17/23-25)

79. Mümin, akrabâlık bağını sağlam tutar, akrabaları ile ilişkilerini iyilik temelleri üzerine bina eder. Onlara iyilik ve ihsanda bulunmayı, ziyaret etmeyi ihmal etmez. (Bakara 2/177; Nisâ 4/1, 36; İsrâ 17/26; Nahl 16/90).

80. Mümin, yakın, uzak her türlü komşusuna güven verir, iyi davranır. Onun hak ve hukukunu korur. (Nisa 4/36) Çorba pişirdiği zaman suyunu çok koyar ve komşularını gözetir (Müslim, Birr 142)

VIII. Ticârî Münasebetler

81. Mü’min ticârî ilişkilerde verdiği sözlere ve yaptığı anlaşmalara sadık kalır; onların gereğini yerine getirir. (Mâide 5/1; Bakara 2/177). Ahde vefa göstermenin dini bir vecibe olduğunu ve yapılan ahitlerin bir sorumluluk doğurduğunu bilir. (İsrâ 17/34)

82. Mümin ihtiyâcı olan kardeşlerine borç verir. (Tegâbün 64/17). Eğer borçlu zor durumda olursa, borcunu tahsil için onu sıkıştırmaz, müsamaha gösterir, hatta imkanları müsaitse borcu bağışlar. Bunun kendi ahireti için daha hayırlı olduğunu bilir. (Bakara 2/280)

83. Mümin ölçü ve tartıda adâleti gözetir; haksızlık yapmaktan korkar. Terazisi dirhem şaşmaz. Böyle davranmanın “hayırlı ve daha güzel sonuç doğuran” bir hareket olduğunun şuurundadır. (En‘âm 7/152) (İsrâ 17/35) Alış verişte karşı tarafı aldatmanın, ölçü ve tartıdan çalmanın âhiret inancı olmayan veya çok zayıf olan kimselerin yapacağı bir hareket olduğunu ve bunun ahirette feci sonuçlar doğuracağını bilir. (Mutaffifîn 83/1-6)

84. Mümin, her türlü haksız kazanç sağlama yollarından uzak durur. Zira Allah’ın haksız olarak yapılan bütün mâli ve ticârî işlemleri yasakladığını bilir. (Bakara 2/188; Nisâ 4/29) Bu bağlamda rüşveti ne alır ne de verir. (Bakara 2/188) Yolsuzluk yapmaz, haksız yollarla zimmetine mal geçirmez. (Âl-i İmrân 3/161-162). Hatta yaptığı devlet görevi sebebiyle gelen hediyeyi almanın dahi “mal aşırmak” olduğunu bilir ve bundan uzak durur. (Buhârî, Hiyel 15; Müslim, İmâre 26)

85. Mü’min, dîni bir sömürü aracı olarak kullanmaya asla teşebbüs etmez. Bunun doğuracağı elim azabı düşünüp yanlış davranmaktan çekinir. (Tevbe 9/34-35).

86. Mü’min, fâiz yemez, hiçbir faizli işleme karışmaz, kazancını ve ticaretini bu pislikten uzak tutmak için bütün gücüyle mücadele eder. Dünyada Allah ve Resulüne savaş açmaktan, ahirette de şeytan çarpmış gibi kalkmaktan korkar. (Rûm (30/39; Âl-i İmrân 3/130; Bakara 2/275-297)

87. Mü’min, yetim malı yemez, ona art niyetle yaklaşmaz; yetime ait iyi bir malı kendine alıp kötüsünü ona vermek gibi davranışlar aklına bile gelmez (Nisâ 4/2). Haksızlık ederek yetimin hakkını ve malını yediğinde, gerçekte, karnına ateş doldurmuş olacağını ve öbür dünyada da o alevli, çılgın ateşi boylayacağını bilir. (Nisâ 4/9-10 O, yetimlerin hallerini daha da iyi bir duruma getirmek için çalışır. (Bakara 2/220). Yetimi himayesi altına alan müminin cennette Peygamberimize komşu olacağına inanır. (Buhârî, Edeb 24; Müslim, Zühd 42).

88. Mü’min, miras meselelerinde de Allah’ın emri nasılsa ona göre hareket eder ve her hak sahibine hakkının verilmesini ister. Kendi de hakkına razı olur, haksızlığa yeltenmez. (Fecr 89/19; Nisâ 4/7, 11-12)

IX. İdârî Ve Hukûkî Münasebetler

89. Mü’min, idari işlere emanetin mutlaka ehline verilmesine, işlerin başına ehil kimseler getirilmesine çalışır. Bu konuda üzerine düşen vazifeyi yerine getirmeye gayret gösterir. (Nisâ 4/58) İdareciliğe talip olmaz, vazife düşerse yapar. (Buhârî, Ahkâm 7; Müslim, İmâre 15) İş, ehil olmayanların eline geçtiğinde kıyâmetin yakın olduğunu bilir. (Buhârî, İlim 2)

90. Mü’min, insanlar arasında adaletle hükmeder, adaletle hükmedilmesine yardımcı olur. (Nisâ 4/58; Sâd 38/26). Bu hususta asla haksızların savunucusu olmaz. (Nisâ 105-107). Dâima adâleti yerine getiren, Allah için şâhitlik eden kimselerden olur. Kendisinin, ana babasının veya akrabâsının aleyhine bile olsa; şâhitlik ettiği kimseler zengin veya yoksul da olsalar adâletten asla ayrılmaz. (Nisâ 4/135).

91. Mü’min işlerini hep istişare ile yapar. Önemli kararları alırken mutlaka işi bilenlerin görüş ve değerlendirmelerine müracaat eder. Özellikle idareci olan mü’min, devlet işlerini baskı, keyfi idâre tarzı ile yürütmemek; aksine gerekli durumlarda kararları, doğru görüş ortaya koyabilecek şahısların görüşlerini dikkate alarak oluşturmak için istişareyi asla ihmal etmez. (Şûrâ 42/38; Âl-i İmrân 3/159).

92. Mü’min, Allah’ın seçkin bir kulu olduğu için, diğer insanların hayrına olan faaliyetlerden uzak durmaz. Bunların başında daima iyiliği emreder, kötülükten de alıkoyar. (Hac 22/41; Âl-i İmrân 3/104, 110).

93. Mü’min, Müslüman yöneticilere itaat eder. Onlara itaatin dinin bir emri olduğuna inanır. (Nisâ 4/5; Mümtehine 60/12).

X. Gayrimüslimlerle Münasebet ve Cihad

94. Mümin, Yahûdi ve Hıristiyanın kestiği hayvanların etini -kesilen hayvan domuz vs. gibi haram sayılanlardan olmamak koşuluyla- yiyebilir, mümin bir erkek nâmuslu Yahûdi veya Hıristiyan bir kadınla evlenebilir (Mâide 5/5). Diğer gayrimüslimlerin kestikleri hayvanların eti yenmez, kadınlarıyla evlenmek de caiz değildir.

95. Savaş hali olmadığı sürece Gayrimüslimlerle barış içinde yaşar. Onlarla dînimizin belirlediği sınırlar çerçevesinde dostâne ilişkiler kurar. Kanunlara ve anlaşmalara uygun olarak Müslümanların egemen oldukları topraklarda yaşayan gayrimüslimlerin can ve mal güvenliğinin sağlanması içi fert ve devlet olarak gayret gösterir. Din konusunda kendisiyle savaşmayan ve onu yurdundan çıkarmayanlara iyilik eder ve onlara adâletli davranır. Ancak din konusunda onunla savaşmış, onu yurdundan çıkarmış ve çıkarılmasına yardım etmiş olanlarla dostluk kurmaz. (Mümtehine 60/8-9)

96. Mü’min, mü’min olmayanları dost ve sırdaş edinmez. Onların, Müslümanların hayrını istemediklerini, bilakis kötülüklerini arzu ettiklerini bilir. (Al-i İmran 3/118) Kafirleri dost edinmez. (Nisa 4/144) Yahudi ve Hıristiyanları da dost edinmez; onların birbirlerinin dostu olduğunun farkındadır. (Maide 51, 57)

97. Mü’min, kendisiyle savaşan kafirlerle Allah yolunda savaşır, fakat aşırıya kaçmaz. (Bakara 2/190) Düşmana karşı dâima hazırlıklı olur, düşmanı korkutucu ve caydırıcı güç ve savaş gereçleri hazırlar (Enfâl 8/60; Nisâ 4/71).

98. Savaşa karar verilip başlandığı zaman mü’min bütün gücüyle savaşır, canını Allah yolunda seve seve vermekten çekinmez. Korkaklık göstermez. Gerçek mümin, din, can, vatan, nâmus gibi yüce değerleri korumak uğruna malını ve canını fedâ etmeyi göze alabilen kimsedir. (Tevbe 9/111; Saff 61/11) (Buhârî, Cihâd, 112; Müslim, Cihâd, 20)

99. Mü’min, Allah yolunda savaşıp şehid olmayı arzu eder. Şehitlere Allah’ın büyük nimetler hazırladığını, onların bizim farkında olmadığımız bir hayatla yaşamaya devam ettiklerini bilir (Bakara 2/154; Al-i İmran 3/169-171)

100. Mü’min, barış isteyen düşmanın teklifine sıcak bakıp gerektiğinde ateşkes yapıp barışa yanaşır. (Enfâl 8/61). Zira savaşın asıl hedefi fitnenin ortadan kaldırılması, barış ve huzur ortamının sağlanmasıdır. (Enfal 8/39)

20 Kasım 2008 Perşembe

TÖVBE VE İSTİĞFAR





Başımıza gelen bela ve musibetlerin sebebini Mevla Teala, “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız (günahlar) sebebiyledir...” diye açıklıyor.
Kuraklık gibi küresel felaketin asıl sebebi de yaptığımız hatalar ve işlediğimiz günahlardır. Tüm sıkıntı ve dertlerden kurtulmanın reçetesi ise Tövbe ve istiğfardır! Çünkü Efendimiz Hadis-i Şeriflerinde: “Kul Allah’a istiğfarda bulunduğu sürece, Allah’ın azabından emindir” buyurmuştur. Pişman gönüllerle yapılacak olan samimi tövbelerin, yaşlı gözlerle ve ihlâsla edilecek olan duaların bi-iznillah kaldıramayacağı hiçbir bela ve musibet yoktur. Ancak musibet umumî ise, tövbe ve istiğfar da umumi olmalı ve hep beraber yapılmalıdır.


Malum ülkemizde bir susuzluk sorunu var. Hâlbuki üç tarafı suyla çevrili bir yarım ada olan ve her tarafında dereleri, nehirleri, gölleri bulunan güzel memleketimiz, hikmeti ilahi su sıkıntısıyla karşı karşıya. Bunun bir adım sonrasında ise Allah muhafaza buyursun kuraklık tehlikesi geliyor. Tabi sadece bizim ülkemizde değil, dünyanın pek çok yerinde susuzluk ve kuraklık tehlikesi söz konusu.

Peki, bunun sebebi nedir?


Suçluyu çoktan bulduk… Küresel ısınma... Bu felaketin faturasını ona yükledik ve rahatladık.

Gerçekten de bunun tek sebebi küresel ısınma mı?!


Bunun maddi sebeplerini bu işin uzmanlarına bırakıp, biz işin manevi yönüne şöyle bir göz atalım ve “Bu tehlikeye karşı alınacak manevi tedbirler nelerdir?” sorusuna cevap bulmaya çalışalım.
Öncelikle şunu ifade edelim ki; kuraklık, kıtlık, ekonomik kriz, yel, sel, deprem, yangın, trafik kazası ve hastalık gibi başımıza gelmesini istemediğimiz bu hadiselerin tümünü, İslam “musibet” diye nitelendirir. Dolayısıyla Küresel ısınma da, bütün insanlık için bir musibettir.
Başımıza gelen musibet ve belaların sebebini ise, Mevla Teala Şûrâ süresinin otuzuncu ayeti kerimesinde şöyle açıklıyor. “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız (günahlar) sebebiyledir...” Bu ayeti kerimeye göre, başımıza gelen musibetler ve belalar, hatta bu küresel felaketin asıl sebebi yaptığımız hatalar ve işlediğimiz günahlardır.

Nitekim Salihlerden bir zât: “Merkebim huysuzlaşsa, günahımdan bilirim.” diyerek, bu gerçeğe işaret etmiştir.
Kişi, İyiliği Mevla’dan, Kötülüğü Kendinden mi Bilmeli? İslam büyüklerine, Allah dostlarına baktığımızda hatayı başkalarında değil kendilerinde aramışlar, şayet başlarında bir musibet varsa, “Bunun müsebbibi benim günahlarımdır” diyebilmişlerdir.

Bir keresinde Basra’da uzun zaman yağmur yağmamış ve müthiş bir kuraklık baş göstermişti. Bunun üzerine halk toplanıp yağmur duası için Hasan-ı Basrî hazretlerine geldiler. Hasan-ı Basrî hazretleri pek çok sahabi görmüş, Efendimizin pâk zevcesi Ümmü Seleme annemizden süt emerek Resulüllah’ın süt evladı olma bahtiyarlığına erişmiş büyük bir âlimdir.
Ona: “Ey büyük imam susuzluktan kırıldık. Sen Allah’ın nazlı kulusun dua et de yağmur yağsın” dediler. Ve başlarında o büyük veli olmak üzere yağmur duası yaptılar. Hasan-ı Basri hazretleri önce minbere çıkıp vaaz etti, sonra dua ve niyazda bulundu. Sonunda ise yağmurun yağmayışını kendi günahına bağlayarak “Şayet Benim günahlarım olmasaydı bu belde yağmursuz kalmazdı. İsterseniz bu günahkâr Hasan’ı Basra’dan kovun, böylece yağmur yağsın.” buyurdu. Kuraklığın faturasını kendine kesen Hasan-ı Basri hazretlerinin tevazu dolu sözlerini duyan halk, adeta feryâd-u figan ettiler, gözyaşlarıyla tövbe ve istiğfar ederek Mevla’ya niyazda bulundular. Neticede Basra yağmura kavuştu. İlk velilerden olan Fudayl b. Iyad diyor ki: “Zamanın bozulmasından ve dostların eziyetinden tutun da, hoşlanmadığın her şey günahının neticesidir.”
Yani biz reçeli veya balı üzerimize dökersek, sinekler gelip üzerimize konar ve bizi rahatsız eder. Şayet arı kovanına çomak sokarsak, arıların saldırısına uğramak kaçınılmaz olur. Bu durumda da suç, sineklerde veya arılarda değil, bizdedir. Tabi suç altın kolye bile olsa kimse takmak istemez, onun için suçlu hep başkasıdır. Biz ise sütten çıkmış ak kaşık...
Hâlbuki büyüklerin yaptığı gibi kabahati önce kendimizde aramalıyız. Bu susuzluk ve kuraklığın faturasını da, sadece eriyen buzullara ve küresel ısınmaya değil kendimize de kesmeliyiz.
Kur’an-ı Kerimi şöyle bir gözden geçirecek olursak, kişilerin ya da toplumların başlarına gelen bela ve musibetlerin, kendi hata ve günahlarından kaynaklandığını görürüz.

Meselâ; Mevla Teala, insanlığın atası olan Hz. Âdem’i ve Havva anamızı cennette yarattı ve şöyle buyurdu:

“Ey Âdem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin. Ve onun nimetlerinden dilediğiniz yerden ikiniz de bol bol yeyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” (Bakara: 35)

Mevla’nın bu emrine rağmen, şeytanın iğvasıyla yasak edilen ağaçtan yediler. Böylece üzerlerinden cennet libasları sıyrıldı ve avret yerleri açığa çıktı. Mahcup oldular, cennetteki incir ağacının yapraklarıyla avretlerini örttüler. Tabi işledikleri zelle sebebiyle, Mevlâ Teâla onları cennetten çıkardı. Yani anlayacağınız, cennet hayatı yaşayan, hiçbir dertleri, sıkıntıları, maddi-manevi hiçbir problemleri olmayan Hz. Âdem babamız ve Havva anamız, Mevla’nın yasağını ihlal edip o ağaçtan yeyince, cennetten çıkarılıp tüm nimetlerden mahrum kaldılar. Kendi hataları sebebiyle, böyle bir musibete dûçar oldular. Ama bunun suçunu başkalarına yüklemek yerine, hatalarını kabul edip hemen tövbe ve istiğfar ettikleri için, tekrar o hayata, ebedi saadet yurdu olan cennete geri dönme hakkını kazandılar.
Yine Kuran’da şunu görüyoruz ki, Yunus (aleyhisselam) Mevla’dan izin almadan kavmini terk edince, balığın karnına düşüp hapsoldu.

Orada hangi zikri yaptı?

“Ya Rabbi! Senden başka İlah yok, Seni tenzih ederim. Şüphe yok ki, ben zalimlerden oldum” (Enbiya: 87)

Yani başına gelen bu musibetin suçunu başkasında aramadı. Hatasını kabul edip “Ben zalimlerden oldum” diye itiraf etti. Ve bu zikirle beraber Allah’dan affını isteyince, balığın karnından kurtuldu.

Kula Zulmetmez Mevlası,

Kulun Çektiği Kendi Hatası


Böylece, içinde bulunduğumuz sıkıntıların ve başımıza gelen musibetlerin sebebinin, kendi hata ve günahlarımız olduğunu teşhis etmiş olduk.

Peki, tüm bu sıkıntı ve dertlerden kurtulmanın reçetesi nedir? Tövbe ve istiğfardır! Çünkü Mevla Teala, Enfal süresinin otuz üçüncü ayetinde:

“(Habibim) Sen onların içindeyken, Allah onlara azab edecek değildi. Ve onlar istiğfar ederlerken de Allah onlara azab edecek değildir” buyuruyor.

Bu ayetin tefsirinde İbni Abbas der ki: “Bu ümmet hakkında iki eman vardır. Birisi Hz. Peygamber, diğeri de istiğfar... Hz. Peygamber gitti, istiğfar kaldı.”


Yine bununla alakalı olarak Efendimiz Aleyhissalatü vesselam bir Hadisi Şeriflerinde: “Kul Allah’a istiğfarda bulunduğu sürece, Allah’ın azabından emindir.” buyurmuştur. Günahlar belayı çeker, tövbe ve istiğfar ise def eder.

Musibet Umumî İse Tövbe de Umumî Yapılmalı


Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Gelecek olan her türlü musibetin yanında, susuzluk sorununa da, kuraklık tehlikesine de alınacak en önemli manevi tedbir, tövbe ve istiğfardır. Pişman gönüllerle yapılacak olan samimi tövbelerin, yaşlı gözlerle ve ihlâsla edilecek olan duaların bi-iznillah kaldıramayacağı hiçbir bela ve musibet yoktur. Tabi bir musibet umumî ise, tövbe ve istiğfarda umumi olmalı ve hep beraber yapılmalıdır. Ayrıca samimi ve içten olmalıdır ki, Allahın rahmetini celbedebilsin.
Yoksa geçenlerde hepimizin şahit olduğu bir camide yapılan yağmur duasındaki gibi, televizyonları ve kameraları da çağırıp onların karşısında Allah’tan yağmur istenirse, bu yapılan dualar ne kadar ihlâs ve samimiyetle olabilir ki? Allah için değil de, televizyona çıkmak için duaya gelen, Allah görüyor diye gönlüne çeki düzen vereceğine, kameralar çekiyor diye üstüne başına çeki düzen veren ve gösteriş için el açan kimselerin duası, acaba Mevla’nın rahmetini ne kadar cel
beder?
Evet, tövbe ve istiğfar, bela ve musibetlerin manevi paratoneridir. Ama samimiyetle ve ihlâsla yapılırsa…

Fî Emânillâh!

Mustafa ÖZŞİMŞEKLER

10 Kasım 2008 Pazartesi

İyi ki Varsın Yâ Resûlallah!



Sünnet; Kur’an-ı Kerim’in evrensel plan da Peygamber Efendimiz tarafından yorumlanması demektir. Hayatın, ilâhi irâde doğrultusunda şekillenmesi konusunda sünnet, Kur’an ile birlikte hemen onun yanı başında birinci dereceden bir görev üstlenmiştir.

Bütün mevcûdâtın sahibi ve hâlikı olan Mevlâ’mız, insanı mükemmel ve mükerrem bir varlık olarak yaratmıştır. Ancak böylesine mükemmel olmasına rağmen ilâhi hîtâba doğrudan muhatap olacak yapıya sahip değildir. Bundan dolayıdır ki insanlığın başlangıcından beri Yüce Allah, onların (insanların) arasından seçtiği elçileri, kendisi ile kulları arasındaki irtibatı kurmak ve ilâhi buyruklarını açıklamakla görevlendirmiştir. Bu Peygamberler hep rahmet olarak gelmişlerdir. Sultan-ül Enbiya Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) ile ilgili Yüce Rabbimiz söyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki, Allah müminlere, kendi içlerinden onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük lütufta bulunmuştur”. (Ali İmran: 164)
Başka bir ayet-i kerimede ise;
“Biz seni bütün âlemler için ancak büyük bir rahmet olarak gönderdik”. (Enbiya: 107)
Bütün peygamberler Allah (Celle Celâlühü)’nün emir ve yasaklarını, onun kullarına ulaştırmak ve onlara doğru yolu göstermekle görevlendirmiş hidâyet elçileridir. Peygamberler bu kutsal görevlerini lâyıkıyla yerine getirmeye çalışmışlardır. Bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)de ümmetine, yaşamaları için gerekli bilgileri uygulamalı olarak vermiştir. Her Peygamber gibi bizim Peygamberimizin de iki temel görevi vardır: Tebliğ ve Beyan.
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yerine getirmemiş olursun”. (Maide: 67)
“İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatsın diye sana da Kur’an-ı indirdik.” (Nahl: 44)
Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) vahiy yolu ile Allah’tan aldığı Kur’an âyetlerini, görevi gereği insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak ve anlatmak onun aslî görevi idi. Hemen ifade edelim ki Peygamberimizin tebliğ görevi evrensel olduğu için açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu. Yani sünnet; Kur’an-ı Kerim’in evrensel plan da Hz. Peygamber tarafından yorumlanması demek oluyordu. Hayatın ilâhi irâde doğrultusunda şekillenmesi konusunda sünnet, Kur’an ile birlikte hemen onun yanı başında birinci dereceden bir görev üstlenmiş bulunmaktadır. Bu keyfiyet hem Kur’an-ı Kerim’de hem de hadîs-i şeriflerde açıkça anlatılmıştır. Şu örnek âyet-i kerimeleri, bunu tespit bakımından bir düşünelim “Şüphesiz sana biat edip söz verenler, ancak Allah’a biat etmiş ve ona söz vermiş olurlar”. (Fetih 48/10)
“Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da kaçının”. (Haşr: 7)
“Habibim deki; Allah’ı seviyorsanız bana ittiba ediniz ki Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”. (Ali İmran: 31)
“Allah’a ve kıyâmet gününe kavuşacağını uman sizler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır”. (Ahzab: 21)
“Allah’a ve Resulüne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları Allah’a ve Resûlü’ne arz ediniz”. (Nisa: 59 )
“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip teslim olmadıkları sürece tam mümin olamazlar”. (Nisa: 65)
“Peygamberlerin emrine muhalefet edenler, fitneye, ya da can yakıcı bir azaba uğramaktan korksunlar”. (Nur: 63)
“Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur”. (Nisa: 80)
Sultânü’l-Enbiya Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) de bizzat kendi hadîs-i şeriflerinde bu konuyu hem teyid, hem de tasrih etmiştir. Bu hadîs-i şeriflerden bir kısmını şöylece gözden geçirelim;
“Kim benim sünnetimden yüz çevirir ise benden değildir”. (Buhârî, Nikâh 1, Müslim, Nikâh 5)
“Dinin elden çıkışı sünnetin terki ile başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, dinde sünnetin birer birer terki ile ortadan kalkar”. (Dârimî, Mukaddim 16)
“Bütün ümmetim cennete girecektir, yüz çeviren müstesna. ‘Yüzünü çeviren kimdir?’ denilince, “Bana itaat eden cennete girer, bana isyan eden de benden yüz çevirmiş olur”. (Buhârî. İ’tisam 2)
Âdem Aleyhisselam’dan günümüze kadar her devirde hak batıl mücadelesi devam ede gelmiştir. Hiçbir zaman dilimi bu mücadeleden hâli kalmamıştır. İşte bu mücadele cümlesinden olmak üzere Müslüman’ım diyenlerden bir kısmının çok rahat bir tarzda Allah’ın biricik elçisinin hadislerini bir kenara itip “Kur’an’da var mı? Varsa kabul ederim, yoksa kabul etmem” deme cüretini göstermesidir. Tek kelime ile sapıklık olan bu tutumun Kur’an’da bir dayanağı olmadığı gibi, aklen ve vicdânen de doğruluğu mümkün değildir. Yukarıda anlamını zikrettiğimiz bir kısım ayetlerde de çok açık ve net bir şekilde te’kidlerle-yeminlerle ve tehditlerle bu iddianın yanlışlığı beyan edilmiştir. Bütün Müslümanlarca benimsenmiş olan ibâdetleri gözden geçirirsek belki de sadece yüzde biri gibi çok cüz-î bir kısmı Kur’an’da geçmektedir. Peki, yüzde doksan dokuzu ne ile sabittir? El cevap: Peygamber Efendimiz’in sünneti ile. Dinimizin direği ve en kutsal ibâdeti olan namazın vakitlerinin sınırları, bu namazların rekât sayıları, rükû ve sücûdun şekli ve keyfiyeti, kıraatın miktarı ve kriterleri hep sünnetle sabittir. Aslında hem sünneti dışlayıp hem de Kur’ana sarıldığını zannedenler, bizzat Kur’anı dışlamıştır. Çünkü Kur’anın kendisi Resûlüllah’a itaat etmenin, Allah’a itaatin tâ kendisi olduğunu bizzat ifade ediyor ve onun emrinin dışına çıkmayı kesin bir dil ile yasaklayıp elim bir azap ile uyarıyor. Mucizevî bir beyanla Kâinatın Efendisi bu durumu nasıl dile getirdi? “Sizden biriniz koltuğuna yaslanmış olduğu halde benim bir emir veya yasağım kendisine ulaştığında; ‘Biz Allah’ın kitabında bulduğumuza inanırız, başka bir şey bilmeyiz’ dediğini görmeyeyim.” (Ebu Davut, Kitabüs-Sünne, bab 5)
O’dur namaz, oruç, zekât ve haccın uygulamasını bildiren
O’dur bize alış verişin kurallarını talim eden
O’dur bütün insanlara adaleti sevdiren
O’dur beşeriyete, küçüğüne ve büyüğüne nasıl davranacağını gösteren
O’dur insana, eşyaya, dünyaya ve olaylara doğru bakışı temin eden
O’dur anarşiyi söndüren
O’dur ana-babaların yüzünü güldüren
O’dur fakirlerin ve yoksulların umutlarını yeşerten
O’dur bizi behîmîlikten insanlığın zirvesine yükselten
O’dur âlemlere rahmet olan
O’dur gönüllere kandil olan
O’dur ateşten, feryâdı figandan her isteyeni kurtaran.
Milyonlarca salât ve selâm olsun sana, âline ve ashâbına... İyi ki varsın. Ya olmasaydın?..

Ali Ulvi UZUNLARkkkkkkkkpkğğpk

K

9 Kasım 2008 Pazar

ÖLÜM BİR YOK OLUŞ MUDUR?


Tevessül edilen kişinin diri veya ölü olması arasında bir fark yoktur. Tevessülün ölümden sonra da caiz olduğunu ispat eden delilleri serd etmeden önce, cevabını açıklamak istediğimiz bazı sorular vardır:


  1. Ölüm tam bir yok oluş mudur; yoksa o, bir yurttan diğerine geçiş midir?
  2. Bir şeye güç yetirmenin varlığı ve yokluğu hususunda ölüyle diri arasında bir fark var mıdır?
  3. Ölü mü, dirinin dua ve benzeri hediyelerinden faydalanır, yoksa diri de ölüden fayda görebilir mi?
  4. Peygamberin ve velinin Allah katındaki mertebesi ölümünden sonra biter mi?
Allah’ın tevfîk ve inayetiyle bu suallere cevap vermek üzere deriz ki: Ehl-i Sünnet ve’l- Cemaat inancına göre ölüm; dünya yurdundan berzah âlemine geçişten ibarettir. Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî (Rahimehullâh) “el-İhyâ” isimli eşsiz eserinde şöyle demiştir: Âyet ve hadislerden anlaşıldığına göre, ölüm sadece bir halin değişmesidir, ruh bedenden ayrıldıktan sonra da bâkidir, ama ya azap içerisindedir veya nimetlere mazhar bir haldedir.1 Süyûtî (Rahimehullâh) “Büşra’l-Keîb” isimli eserinde bu konuyu şöyle açıklamıştır:
Ulemanın beyanına göre; ölüm halis bir yokluk ve sade bir tükeniş değildir, ölüm ancak ruhun bedenle ilişkisinin kesilmesidir.2

“İnbâü’l-ezkiyâ fî hayâti’l-enbiyâ” ve “Mirkatü’s-Su’ûd” isimli eserlerinde de şöyle demiştir: “Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ve diğer peygamberlerin kabirlerinde diri oldukları, bu hususta ulaştığımız deliller sayesinde bizim nezdimizde kat’î bir bilgiyle malumdur ki, artık bu rivâyetler tevâtür derecesine ulaşmıştır.”3
İbn-i Kayyim, “er-Rûh” isimli eserinde şöyle demiştir: “Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Cesed-i Şerîfi’nin toprakta taptaze durduğu kesinlikle bilinmektedir. Sahabe Ona: “Sen kabrinde çürümüşken bizim salâtlarımız sana nasıl arz edilecektir?” diye sorduklarında O: ‘Allah, peygamberlerin cesetlerini yemeyi toprağa yasaklamıştır’ buyurarak, bize bu hakikati açıklamıştır. 4
Ölümün yokluk anlamına gelmediğine delâlet eden bir çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf mevcuttur. Nitekim, “Allah(ın dinini yüceltme) yolunda öldürülen (şehit) kimseler için: ‘ölüler’ demeyin! Doğrusu (onlar), dirilerdir velâkin (yaşantıları cismanî olmadığından) siz (onların hayatlarını sezinlemek bir yana, vahye dayanmayan şu yetersiz akıllarınızla, onların ne manada diri olduklarını bile) anlayamazsınız.” 5 Ve “(Habîbim!) Sakın ha Sen Allah yolunda (Bedir ve Uhud gibi muharebelere katılıp oralarda) öldürülmüş olan kimseleri ölüler sanmayasın! Bilakis dirilerdir; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.”6 âyet-i kerîmeleri Allâh yolunda öldürülenleri ölü sanmaktan ve onları “ölüler” diye anmaktan nehyetmektedir. Allah yolunda öldürülmek sade harpte şehit düşmekle olmaz. Bu, nefisle cihattayken ölen velilere de şamildir. Nitekim Ebû Zerr el-Ğıfârî (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Cihadın en üstünü, kişinin, Allah-ü Teâlâ uğrunda nefsi ve arzusuyla cihat etmesidir.” 7
Câbir (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Hoş geldiniz! En küçük cihattan, en büyük cihada; kulun, nefsiyle cihadına geldiniz!”8 Fudâle ibn-i Ubeyd (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Gerçek mücâhit, nefsiyle cihat edendir.” 9
İşte bu gibi bir çok hadîs-i şerîf ve rivâyet buna delâlet etmektedir. Kılıç şehitlerinin ve aşk şehitlerinin hali bu olunca, ya genel manada bütün peygamberlerin özellikle de Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in berzah hayatı nasıl olur? Nitekim Enes ibn-i Mâlik (Radıyallâhu anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Peygamberler diridirler, kabirlerinde namaz kılarlar”10
Münâvî (Rahimehullâh) bu hadîsin sahih olduğunu, Kettânî (Rahimehullâh)ise “Nazmü’l-müte-nâsir” isimli eserinde mütevâtir olduğunu söylemiştir. İbn-i Neccâr (Rahimehullâh) ise peygamberlerin ezan ve kametle namaz kıldıklarını söylemiştir. Nitekim Haccâc’ın ordularının Medîne’yi yağmaladığı Harre günlerinde Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in mescidinde üç gün ezan ve kamet getirilmemişti. Sa’îd ibn-i Müseyyeb (Radıyallâhu anh) ise kabr-i şerîfe sığınarak mescitten ayrılmamıştı. Fakat kapalı yerde kaldığından namaz vakitlerini anlayamıyordu. O, namaz vakitlerini ancak Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabr-i şerîfinden duyduğu ezanla anlayabiliyordu.11
Zerkanî’nin “el-Mevâhib” şerhinde, Kastalânî ve Remlî gibi bir çok âlimin de muhtelif eserlerindeki beyanlarına göre; peygamberler diridirler, kabirlerinde namaz kılarlar, oruç tutarlar, hacca giderler, umre yaparlar ve farz olmayan bir çok nâfile ameller işlerler. 12
Müslim şerhi “el-Müfhim” sahibi Ahmed ibn-i Ömer el-Kurtubî (Rahimehullâh) ın beyanı veçhile; peygamberlerin kabirlerindeki namazları manevî değildir, hayatlarında kıldıkları namaz cinsindendir. Nitekim Enes ibn-i Mâlik (Radıyallâhu anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Mi’rac gecesi kırmızı kum tepesinin yanında Musa’ya uğradığımda o, kabrinde ayakta namaz kılıyordu”13
Bu hadîsden açıkça anlaşıldığına göre, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mûsâ (Aleyhisselâm)ı gerçekten uyanıkken görmüştür. Mûsâ (Aleyhisselâm) da, hayatında kıldığı gibi kabrinde diri olarak namaz kılmaktadır. 14
Bunda muhal görülecek bir şey yoktur. Âhiret halleri akılla idrak edilemez. Kabir halleri de, dünya hallerinden çok âhiret hallerine benzer. İmam-ı Süyûtî (Rahimehullâh) Nesâî şerhinde şöyle demiştir: Şeyh Bedreddîn ibn-i Sâhib (Rahimehullâh) “Hayâtü’l-enbiyâ” isimli eserinde şöyle demiştir: Bu hadîs, Mûsâ (Aleyhisselâm)a kabrinde hayat sıfatı ispat etmektedir. Çünkü ayakta namaz kılmak, ruhun işi olamaz, bununla ancak beden sıfatlanır. Zaten “Kabrinde” ifadesi bunun delilidir. Çünkü ruhun namaz kılmasının kabre tahsisinin bir anlamı yoktur. Şeyh Takiyyüddîn es-Sübkî (Rahimehullâh) da bu hadîsin şerhinde şöyle demiştir. “Namaz diri bir bedene sahip olmayı gerektirir, ama bu bedenin dünyada olduğu gibi yemeye, içmeye vesâir zarûretlere muhtaç olması gerekmez, bilakis o farklı bir tür hayattır, fakat mecâzî değil, hakîki bir hayattır.”15
Yine böylece Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Mi’rac gecesi Mescid-i Aksâ’da peygamberlere imam olduğu, onların Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)i öven konuşmalar yaptıkları hemen hemen bütün hadîs ricâli tarafından sahih kaynaklarda zikredilmiştir.16 Allah-ü Teâlâ bu şerefi sadece peygamberlere tahsis etmemiş, dünyada ibadet ve namaz aşığı olan ve bu hal üzere vefat eden bazı dostlarına da nasip etmiştir. Nitekim namaz aşığı olan Sâbit el-Bünânî (Radıyallâhu anh): “Ya Rabbi! Bir kuluna kabrinde namaz imkânı verdiysen, onu bana da ver” diye dua ederdi. Vefat ettiğinde onu lahdine koyan kişi üzerini kapattıktan sonra, onun kabrinde ayakta namaza durduğunu gördü.17 Mardin’e bağlı Şehmûs beldesinde medfûn bulunan, Abdulkadîr-i Geylânî (Kuddise sirruhû) nun arkadaşlarından olan Şeyh Mûsâ ez-Zûlî (Kuddise sirruhû) nun da aynen kendisini kabre koyan kişi tarafından ayakta namaz kılarken görüldüğü muteber kitaplarda zikredilmektedir. Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kâmil ümmetlerinin kabir hayatı böyleyse, ya Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabir hayatı ne kadar gerçektir! Bunun en büyük delili Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen: “Kim bana selâm verirse, Allâh bana mutlaka ruhumu (konuşma kabiliyetimi) iâde ettiği için ben onun selâmına cevap veririm!” hadîsidir. 18
Yine Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Ebu’l-Kasım’ın canı (kudret) elinde olan Zât’a yemin olsun ki, elbette Meryem oğlu Îsâ adâletli bir imam ve âdil bir hakem olarak inecektir. Mutlaka haçları kıracak, domuzları öldürecek, (Müslümanların) araları(nı) kesinlikle düzeltecek ve hiç şüphesiz kin ve nefreti giderecektir. Ona çok mallar arz edilecek, fakat kabul etmeyecektir. Sonra kabrimin yanında durup bana: ‘Yâ Muhammed’ dediği anda ben mutlaka ona cevap vereceğim19
İşte bütün bu hadîs-i şerifler Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in, kabrinde işiten, gören ve cevap veren diri bir zat olduğu hususunda bir nastır.
Şehitlerin hayatı Kur’an’ın nassıyla sabitken, ya şehitlerden üstün olan peygamberlerin hayatı, hele hele hem peygamberlerin, hem de şehitlerin Efendisi olan Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in hayatı ve tasarrufları nasıl yadırganabilir? Bu hakikati inkâr edenler, kendisine tâbi olduklarını iddia ettikleri İbn-i Kayyım’in “er-Rûh” isimli kitabına bakacak olsalar, bir çok yanlış inançlarını düzeltmeye muvaffak olacaklardır. Ama onların derdi gerçeği bulmak değildir, kör taklitçiliktir, demek ki bunların imamı “şu veya bu” değildir, ancak nefs-i emmâreleridir.
Vakit ve yer darlığı yüzünden kısa kesmeye mecbur olduğum bu izahla, yazımın başındaki dört sorudan birincisini cevaplamaya çalıştım. Böylece anlamış olduk ki, ölüm, bazılarının yanlış anladığı gibi bir yokluk değildir, bilakis bir yurttan diğerine geçiştir. Bu herkes hakkında böyledir ama peygamberler, şehitler ve veliler gibi kullar hakkında bu daha da farklıdır, çünkü onların gerçek anlamda hayatları, tasarrufları ve insanların ibadeti gibi teklîfî olmasa da, meleklerin tâatı gibi ilhâmî olan ibadetleri devam etmektedir, ne var ki onlar diriyseler de, melekler gibi bize görünmemektedirler, nitekim melekler diriyseler de biz onları görememekteyiz. Ancak içimizden Allâh-ü Te’âlâ’nın özel ikrâmına mazhar olanlar müstesnâ! İşte Seyyid Ahmed er-Rifâ’î (Kuddise sirruhû) Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabr-i şerîfinde müvâceheyi şerîfeye vardığında: “Uzakken rûhumu gönderiyordum.
Benim vekilim olarak toprağı öpüyordu.
İşte şimdi bedenlerin buluşması gerçekleşti.
Sağ elini uzatsan da dudağım da nasiplenseydi”
dediği anda, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in mübarek eli kabr-i şerîfinden çıkıyor, Ahmed er-Rifâ’î (Kuddise sirruhû) onu hürmetle öpüyor; bu sırada orada izdiham etmiş elli bini aşkın insan cezbeye geliyor, içlerinden niceleri o anda can veriyor. Abdulkadir-i Geylânî, Hayat ibn-i Kays el-Harrânî ve Adiyy ibn-i Müsâfir (Kaddesallâhu sirrahüm) gibi bir çok zevât o anda orada hazır bulunanlar arasında, mübarek eli görüyorlar, fakat öpemiyorlar. Ee ne demişler: “Elde olan beyde olmaz!” Bu hâdise o kadar meşhûr ve mütevâtirdir ki, bu hususta tevâtürü nakleden müstakil bir eser bile gördüm. “Gâyetü’t-tahrîr” müellifi Abdülazîz ed-Dîrînî, Hz. Peygamberin selâma karşılık vermesinin ve kabrinden dışarıya nûrânî bir elin uzanmasının mümkün olduğu hakkında devrin kadısına ait bir fetvayı da zikreder. Celâleddîn es-Süyûtî (Rahimehullâh) bu haberi incelediği “eş-Şerefü’l-Muhtem” adlı risâlesinde hâdisenin tevâtür derecesine ulaştığını söyler. Rifâî şeyhlerinden Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî (Kuddise sirruhû) da bu menkıbe hakkında kaleme aldığı “el-Kenzü’l-Mutalsem fî meddi yedi’n-Nebî li-veledihi’l-Ğavs er-Rifâî” adlı eserinde bu menkıbeye yer veren pek çok kitap ve müelliften iktibaslar yapmıştır. 20 İşte bu da, Ebu’l-Hasen-i Şâzelî’nin halîfesi, Arş’ın ezanını dinleyen Yâkût-u Arşî ve “el-Hikem” sahibi İbn-i Atâillâh el-İskenderî gibi bir çok velînin şeyhi Ebu’l-Abbâs el-Mürsî (Kuddise sirruhû)ki o da “Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir an bile gözümden kaybolsa, kendimi müminlerden saymam. Ben bu elimle, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile musâfaha ettim” diyor. Zaten tasavvuf imamları, din ve dünya işlerinde Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile dâimi irtibât halinde olmayanları “Erler Divanı”na kayıtlı kabul etmiyorlar. Makam sahibi büyüklerin, mertebeleri hakkında ihtilâf ettikleri hadîsleri Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e sordukları yakînen bilinen bir gerçektir. Tabi ki bu, şeyh bozuntusu bir takım iddiacıların harcı değildir. Gerçek ölüyle hakiki diriyi ancak kalbi diri olanlar anlar, cisimleri diri, kalpleri ise ölü olanlar bu hakikatlerden ne anlar! 21
Nimet erbâbına nimetleri âfiyet olsun, Miskin âşığa da zorla yudumlayabildiği kalsın!
Yazılarımızı takip edenler diğer üç sorunun cevabını ve bununla beraber ne ilimler öğrenecekler, böylece artık ölümün yüzünü soğuk görmeyeceklerdir. Tabi konumuz yine tevessül başlığına dönecektir.
Selâm ve duâ ile Rabbime emânet ederim!

DİPNOTLAR:
  • (İhyâ-ü ulûmi’d-dîn, 4/493)
  • (el-Hâvi li’l-fetâvâ, 2/147)
  • (İnbâü’l-ezkiyâ, sh:34)
  • (er-Rûh, sh:111; Nesâî, no: 1374; Ebû Dâvud, no: 1040; İbn-i Mâce, no: 1085; Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 4/8)
  • (Bakara, 154)
  • (Âl-i İmrân, 169)
  • (İbn-i Neccâr, Deylemî, Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, no: 11262, 11265, 4/430-431)
  • Beyhakî, ez-Zühd, no:374, sh:198; Hatîb, Tarih-u Bağdâd, no:7345, 13/498; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, no: 11260, 4/430-431, 11779, 4/616; İrâkî, el-Muğnî, no:2584, 2/709; Zebîdî, el-İthâf, 7/351)
  • (Tirmizi, Cihad:2, no:1621, 4/165)
  • (Ebû Ya’lâ, no:3425; Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, 8/211, Bezzâr, Beyhakî, Hayâtü’l-enbiyâ, İbn-i Adiyy, İbn-i Asâkir, Ebû Nu’aym, Tarih-u İsfehân, Muhammed Zekî, Hayâtü’l-ervâh, sh:213, İbn-i Hacer, el-Feth, 6/487)
  • (Dârimi, 1/44, İbn-i Sa’ad, et-Tabakât, 5/132, el-Lâlekâî, Kerâmâtü’l-evliyâ, 1/166)
  • (Muhammed Zekî İbrâhîm, Hayâtü’l-ervâhi ba’de’l-mevt, sh:213-214)
  • (Müslim, no:2375, İbn-i Hıbbân, no:49, 1/241-242, Nesâî, no:1631, Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 3/120)
  • (el-Müfhim, 6/192)
  • (Şerhü’s-Süyûtî alâ Süneni’n-Nesâî, 3/215-216)
  • (İbn-i Kesîr, 5/11-13; Taberî, 14/422-423; Beyhakî, ed-Delâil, 2/361-362; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, 9/147-152 )
  • (el-Kurtubî, el-Müfhim, 6/192)
  • (Ebû Dâvud, no:2034, Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 2/527; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, no:10050, 5/245, İbn-i Hacer, el-Fethu’r-Rabbânî, 6/488; Telhîsu’l-habîr, 2/267)
  • (Ebû Ya’lâ, el-Müsned, no: 6584; Hâkim, el-Müstedrek, 2/651)
  • (TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt:2, sh:127-128)
  • (Kurtubî, et-Tezkira, 1/199; Muhammed Zekî, Hayâtü’l-ervâh, sh:221-222)



  • Kaynak :

    Ahmet Mahmut ÜNLÜ
    (CÜBBELİ HOCA EFENDİ)
    Arifan dergisi
    Ey İman edenler! Allah’dan sakınılması gerektiği şekilde, hakkıyla sakının” (Âl-i İmrân: 102)






    Günahların küçüğünü de, büyüğünü de terk et ki, asıl takva odur. Diken dolu arazide yürüyen gibi ol ki, o her gördüğünden sakınır. Küçük bir günahı hakir tutma (küçümseme), zira dağlar küçük taşlardandır.

    Takva; Mevlâ’nın seni yasak ettiği yerde görmemesi ve emrettiği yerde seni kaybetmemesidir


    Bu âyet-i kerime nâzil olduğu zaman sahâbe-i kirâm, takvanın hakikatine ulaşmak maksadıyla çok ibâdet etmekten ayakları şişmiş, neredeyse alınlarının derileri soyulmuştur. Bunun üzerine: “O halde gücünüz yettiği kadar Allah’dan korkun.” (Teğabün:16) âyet-i celilesi nâzil olmuştur. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde müttakîlerden övgüyle bahsetmiştir. Onları sevdiğini, onlarla beraber olduğunu, onların dostu olup, onların felaha ereceklerini bildirmiş, hatta: “Ancak müttakîlerin amellerini kabul edeceğini” beyan etmiştir. (Maide: 27’den)
    Peki takva nedir? Müttakî kimdir?
    Takva, “vikaye” kelimesinden gelmektedir. Vikaye lügat manası olarak; mutlak manada kendini korumaktır. Istılah manası ise; kişinin, kendisine âhirette zarar verecek şeylerden korunmasıdır.
    Ruhu’l-Beyan tefsirinde zikrolunduğu üzere takva: Kişinin kendisine âhirette zarar verecek şeylerden, son derece sakınmasından ibarettir. Bunu yapanlara da “müttakî” denilir.
    Takvanın üç mertebesi vardır, bu üç mertebe şu şekilde sıralanmaktadır:
    1- Küfrü gerektiren inançlardan, sözlerden ve işlerden berî olarak, ebedî cehennem azabından sakınmaktır. “(Allâh-ü Teâlâ) onlara takva kelimesini (kelime-i şehadeti) lâzım kıldı.” (Fetih: 26) meâlindeki âyet-i celile bu mertebeye işaret etmektedir. Bir insan takva kelimesi olan “kelime-i şehâdeti” diliyle ikrar edip, kalbiyle tasdik ederek yaşar ve bu hâli muhafaza ederek ölebilirse, emirleri tutmayıp yasaklardan kaçmasa da, bu birinci basamaktaki takvaya sahip olur. Bu durumda, her ne kadar cehenneme girip geçici olarak azap görmekten kurtulamasa da, ebedî olarak sonsuza kadar orada kalıp azap görmekten kurtulmuş olur. Fakat şunu da belirtmek gerekirse, emirleri tutmayıp yasaklardan kaçmadan son nefese kadar bu takva kelimesini muhafaza etmek çok zordur. Rabbim cümlemizi kötü akıbetten muhafaza buyursun! Âmin! 2- İnsanı günahkâr eden şeylerden sakınmak: Bu da emirleri tutup yasaklardan, hatta küçük günahlardan bile kaçınmakla olur. İslâm Dininde bilinen takva budur. “Eğer karyeler ahalisi (şehirliler, köylüler) iman edip (emirleri tutup, yasaklardan kaçmak suretiyle) takva sahibi olsalardı, elbette biz üzerlerine gökten (yağdırmakla) ve yerden (bitirmekle) nice bereket (hazine)leri açardık.” (Araf: 96’dan) meâlindeki âyet-i celileden kast olunan takva budur. Bu da ikinci mertebedeki takvaya işaret etmektedir. Burada yeri gelmişken bir iki hususa temas etmek yerinde olur: Bu âyet-i celilede; şehirliler, köylüler ahalisi, şayet iman edip takva sahibi olurlarsa, Mevlâ gökten faydalı, bereketli yağmurlar yağdırmakla, yerden de her türü otlar, meyveler, hubûbat, nebâtat ve sâir erzak bitirmekle, yeryüzünde hâsıl olan envâ-i çeşit hayırlar, emniyet ve selâmetle, her cihetten onlara hayır ve bereket nasip edileceği beyan ediliyor. Zaten bizim de istediğimiz bolluk ve bereket, emniyet ve saadet değil mi?.. Fakat burada Rabbimiz iki şart öne sürüyor. Birinci şart “iman etmek” ki elhamdülillah imanımız olduğundan hiçbir şüphemiz yoktur. Bu şart tamam. İkinci şart ise “takva sahibi olmak”tır. Eğer bu âyeti celilenin işaret ettiği üzere takvanın ikinci mertebesine sahip olduğumuz takdirde, refah ve saadete, emniyet ve selâmete nâil olacağımız bu âyetten anlaşılmaktadır. Aynı şekilde “Her kim Allah’dan korkarsa, ona bir çıkış yolu ihsan eder ve hiç ummadığı yerden onu rızıklandırır.” meâlindeki âyet-i celilede de, kurtuluşun ve saadetin “Allah’dan korkmak ve takva sahibi olmak”la gerçekleşeceği beyan edilmiştir. 3- Yukarıda anlatılan iki mertebeyi elde ettikten sonra, kalbini Mevlâ Teâlâ’dan meşgul edecek (alıkoyacak) her şeyden sakınmaktadır. Yani her şeyden kesilip tamamıyla Mevlâ’ya yönelmektir. “Ey iman etmiş kullar! (Allâh-ü Teâlâ’nın gayrisini gönülden atarak) Allah’dan hakkıyla sakının.” (Âl-i İmrân: 102’den) âyet-i celilesinde emrolunan hakiki (gerçek) takva budur. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu en yüksek mertebedeki takvaya ulaştırsın. Âmin! Alusî Tefsirinde de takvanın mertebeleri şu şekilde sıralanmıştır. 1- Şirk’ten (Allah’a ortak koşmaktan) uzak durmaktır. 2- Günahı kebâir’den (büyük günahlardan) uzaklaşmaktır ki, küçük günahlara devam etmek de, büyük günahlardan sayılır. 3- Şüpheli olmayan şeylerden de sakınmaktır. Atıyyetü’s-Sa’dî (Radıyallâhü Anh)’ın, Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)den rivâyet etmiş olduğu şu hadîsi şerif, takvanın bu basamağına işaret etmektedir: “Kul, zararlı şeylerden korkusundan dolayı, zararsızları terk etmedikçe, müttakîlerden olamaz.” Yani şüphelilerden sakındığı gibi, şüphelilere düşmek korkusuyla şüphesizlerden sakınmadıkça, müttakîlerin derecesine ulaşamaz. (Tirmizî, Kıyamet:19, İbn-i Mâce, Zühd:24, Beyhekî: 5/335) İşte bu mertebede küçük günahların tamamen terk edilmesi hatta fuzulî mubahların bile bırakılması lâzımdır. Bundan dolayı buyrulmuştur ki: “Günahların küçüğünü de, büyüğünü de terk et ki, asıl takva odur. Diken dolu arazide yürüyen gibi ol ki, o her gördüğünden sakınır. Küçük bir günahı hakir tutma (küçümseme), zira dağlar küçük taşlardandır.” Takvanın bu üçüncü mertebesi hususunda, büyüklerin değişik ifadeleri vardır. Meselenin daha iyi anlaşılması bakımından bu büyüklerin bazı sözlerini sizlere nakledelim. Şeyh Nasrabadî buyurmuştur ki, müttakî’nin alâmeti dörttür: 1- Şeriatın sınırlarını korumak, 2- Allâh-ü Teâlâ’ya itaatta son gücünü harcamak, 3- Sözde durmak, 4- Elde olanla kanaat etmektir. İmam-ı Kuşeyri buyurmuştur ki; “Hakiki takva, kişinin kendi nefsi tarafından hiçbir şey artırıp eksiltmeden Mevlâ Tealâ’nın emri üzere bulunmasıdır.” Gerçek takva; evvela zelle’den, yani ufak ayak kaymalarından sakınmak, sonra fuzûli işlerden kaçınmak, daha sonra Mevlâ Tealâ’dan gayri bütün dostluklardan korunmak, sonunda da bütün ayıplardan arınmaktır. İşte sen bu şekilde takvayı elde ettikten sonra, takva olduğunu görmekten de sakınırsan, o zaman hakiki takva sahibi olmuş olursun. Sehl (Radıyallâhü Anh) buyurmuştur ki; “Kulun ancak Mevlâ’sı vardır. Kulun en güzel hâli, günaha düştüğünde Mevlâ’sına yönelerek: “Ya Rabbi! Bu suçumu ört.” demesi, Rabbisi suçunu örttüğünde: “Ya Rabbi tövbemi kabul et.” demesi, tövbesini kabul ettiğinde: ‘Ya Rabbi beni amele muvaffak et.’ demesi, amele muvaffak olduğunda; ‘Ya Rabbi bana ihlâs nasib et.’ demesidir.” Takvanın üçüncü mertebesi hususunda bazı büyükler şöyle buyurmuşlardır: “Takva; Mevlâ’nın seni yasak ettiği yerde görmemesi ve emrettiği yerde seni kaybetmemesidir.” Yani emrettiği yerde seni bulmasıdır. İmam-ı Begavî (Rahimehullah) “Meâlimü’t-tenzil” isimli kıymetli tefsirinde zikretmiştir ki: Bir kere Ömer İbni’l-Hattab (Radıyallâhü Anh), Kâbu’l-Ehbar (Radıyallâhü Anh)’a “Bana takvadan haber ver.” dedi. O da: “Sen hiç dikenli yola girdin mi?” diye sordu. O: “Evet.” buyurunca, Kabu’l-Ehbar hazretleri: “Peki o yolda nasıl yürüdün?” diye sorunca, Hz. Ömer: “Çok dikkatli yürüdüm ve gördüğüm her şeyden sakındım.” dedi. Bunun üzerine Kâb hazretleri: “İşte takva odur.” buyurdu. İbn-i Mübarek (Rahimehüllah) diyor ki: “Haram olan bir tek akçeden kaçınmak, yüz bin akçe sadaka vermekden daha hayırlıdır.” Alusî Tefsirinde beyan edilen takvanın üçüncü derecesi olan “şüphelilerden sakındığı gibi, şüphesizlerden sakınmak.” ise, gerçek manada müttakî olan büyük zatların derecesidir. Bu meyanda Hz. Ömer (Radıyallâhü Anh) şöyle buyurmuştur: “Bizler şüpheli şeylere veya harama düşeriz korkusu ile, helâllerin onda dokuzundan uzak dururduk.” Sahabe-i Kirâm bu konuda son derece dikkatli ve ihtiyatlı hareket ederler, takvada birbirleriyle adeta yarışırlardı. Bu konuda onlara yetişmek mümkün değildi. Onlar, bizzat Müttakîlerin İmamı olan Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in tedrisinden geçmiş ve Onun her halini örnek alarak yaşamışlardı. Daha sonra gelen nice ulemâ ve sülehâ da, bu üçüncü derece takvaya göre hareket ederek, Allah’ın seçkin kullarından olmuşlardır. Risâle-i Kuşeyriye’de şöyle yazılıdır. Müttakî; İbni Sîrîn (Kuddise Sirruhu) gibi kimselerdir. Zira onun kırk küp yağı vardı. Kölesi o küplerin birinden bir fare çıkardı, bunun üzerine İbni Sîrîn hazretleri kölesine, fareyi hangi küpten çıkarttıysa o küpü dökmesini söyledi. Fakat o, hangi küp olduğunu bilmediğini söyleyince, bunun üzerine bütün küpleri döktü. Ve müttakî Beyazid-ı Bistâmî (Kuddise Sirruhû) gibi kişilerdir. Bir arkadaşıyla beraber sahrada elbisesini yıkadı. Arkadaşı ona dedi ki: “Elbiselerimizi duvara asalım da kurusun.” O: “İnsanların duvarına çivi çakamayız.” dedi. Arkadaşı: “Öyleyse ağaca takalım.” dedi. O: “Dalları kırar.” deyince, arkadaşı da: “o zaman yere yayalım.” dedi. Beyazid-ı Bistâmî buna da razı olmayarak dedi ki: “Yerde hayvanların yiyeceği var onları örtemeyiz.” sonra elbiseyi sırtına koydu, bir tarafı kuruyunca öbür tarafını çevirdi, o tarafını da kuruttu. (Takva bahsi: 1/348-349) Nakledildiğine göre İmam-ı A’zam Efendimiz’in bir kişiden alacağı vardı ve ondan alacağını tahsile gitmişti. Kapıda beklerken, onun ağacının gölgesinde durmayıp, güneşte duruyordu. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda buyurdu ki: Hazreti Ali (Radıyallâhü Anh)’dan rivâyet edilen bir hadîsi şerifte: “Fayda getiren her ödünç bir faizdir.” buyrulmuştur. Yani “Ben bu kişiden alacaklı olduğum için, onun hiçbir şeyinden istifade edemem.” buyurmak istediler. (Suyutî, el-Fethu’l-Kebir: 2/327) Üstadımız Hacı Mahmud Efendi (Kuddise Sirruhû) da, daha çocuk denecek yaşlarda ineklerini otlatırken, nasıl olmuşsa olmuş, ineğe mani olamadığı için hayvan başkasının tarlasına girip oranın otundan yemiş. Akşam eve geldiğinde üstadımız annesine, o yaşlardaki bir çocuk için taaccübe şâyan olan şu sözleri söylemiş: “Anneciğim bu ineğin sütünden sakın bana içirme, çünkü az da olsa, o başkasının tarlasından otladı.” İşte gerçek manada müttakî bu büyük insanlardır. Rabbimiz bizleri onların şefaatine nail eylesin. Âmin! Tefsir-i Teshil’de zikredildiğine göre takvanın Kur’an-ı Kerim’den çıkarılan on beş fazileti (üstünlüğü) vardır. 1- Hidâyet (doğru yola kavuşturmak): “(Kur’an) müttakîler için bir hidâyettir.” (Bakara: 3) 2- Nusret (yardım) “Şüphesiz Allah takva sahibi olan kullarıyla beraberdir.” (Nahl: 128) 3- Velâyet (dostluk) “Şüphesiz Allah müttakîlerin velisi (dostu)dur.” (Casiye:19) 4- Muhabbet (sevgi) “Şüphesiz Allah müttakîleri sever.” (Tevbe: 7) 5- Mağfiret (bağışlama) “Eğer Allah’dan korkarsanız, (Allah) sizin için furkan kılar, bütün çirkinliklerinizi mahveder (siler) ve sizi affeder.” (Enfal: 29) 6 - 7- Bütün dertlerden kurtulmak ve beklenmedik taraftan rızıklanmak. “Ve her kim Allah’tan sakınırsa onun için (bütün sıkıntılardan) çıkış kapısı yaratır ve beklemediği taraftan onu rızıklandırır.” (Talak: 2-3) 8- İşlerde kolaylık. “Ve her kim Allah’tan sakınırsa onun için işlerini kolay eder.” (Talak: 4) 9 - 10- Günahların affı ve büyük ecirlere kavuşturulmak. “Ve her kim Allah’tan sakınırsa, onun bütün çirkin işlerini siler ve onun ecrini büyük eder.” (Talak: 5) 11- Amellerin kabulü. “Allah ancak müttakîlerden (amellerini) kabul eder.” (Maide: 27) 12- Kurtuluşa ermek. “Allah’tan sakının umulur ki, felâha erersiniz.” (Âl-i İmrân: 130) 13- Müjdeye nail olmak. “Dünya hayatında da âhirette de onlar (takva sahipleri) için müjde vardır.” (Yunus: 64) 14- Cennette husûsi bir makam sahibi olmak. “Şüphesiz müttakîler için Rablerinin indinde ‘Naim’ cennetleri vardır.” (Kalem: 34) 15- Cehennemden kurtuluş. “Sonra biz takva olanları kurtarırız.” (Meryem: 72) Takvanın kişiye sağladığı tüm bu üstünlükleri ve faziletleri öğrendikten sonra, bu müjdelere nail olmak için mümkün mertebe gayret göstererek, takva sahibi olmaya azmetmesi gerekir. Zira, âhiret azıklarının en hayırlısı takvadır. Dinin temeli de takvadır. Takvaya riâyet etmeyen mü’min, Dîni Mübîni İslâm’ı hayatında kâmil olarak temsil edemez. İbrahim b. Edhem (Rahimehullah) diyor ki: “Zühd; biri farz, ikincisi fazilet ve üçüncüsü selâmet olmak üzere üçe ayrılır. Farz olan zühd; haramdan kaçınmak. Fazilet olan zühd; helâlden fedakârlık etmek. Selâmet olan zühd ise; şüpheli şeylerden kaçınmaktır. Takva; biri farz olan, diğeri de ihtiyat gereği olan takva olmak üzere iki kısma ayrılır. Allah’ın yasaklarından uzak durmak farz olan takva, şüpheli şeylerden uzak durmak da ihtiyat gereği olan takvadır.”