Hz. Ömer (Radıyallâhü Anh) hilâfeti döneminde, Ashâb-ı Kirâm ile beraber oturuyorlarken, karşıdan üç kişinin gelmekte olduğunu gördüler. Bu kimseler, bir genci yakalayıp ellerinden sıkıca kavramışlar ve çeke çeke getiriyorlar. Belli ki onu Halifeye şikayet edecekler.
Gelip Hz. Ömer (Radıyallâhü Anh)’ın huzurunda durdular. Hz. Ömer (Radıyallâhü Anh) sordu:
- Söyleyin bakalım derdiniz nedir? Bu delikanlının ne suçu var da, böyle sıkıca tutup getirdiniz? Onlardan biri meseleyi arzetti:
- Ya Emir’el-Mü’minin! Bu genç babamızı öldürdü. Cezası neyse tatbik edilmesini istiyoruz. Adalet Güneşi Hazreti Ömer (Radıyallâhü Anh) o gence dönüp sordu:
- Bunların dediklerini duydun. Söylenenler doğru mu? O genç söylenenlere itiraz etmedi. Bunların doğru söylediklerini, ancak kendisinin de bazı söyleyecekleri olduğunu belirtip, izin aldı ve konuşmaya başladı:
- Ya Emir’el-Mü’minin! Ben buralı değilim. Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in: “Benim kabrimi ziyaret eden Beni ziyaret etmiş gibidir.” buyurduğu üzere, bu mübarek beldeye Efendimizin Kabri Şerifini ziyaret için geldim. Medine civarına geldiğimde abdest tazelemem icabetti. Atımdan indim ve bir hurmalık yakınında abdest almakla meşgul olurken, baktım ki atım hurma dallarına uzanmış, yemeye çalışıyor. Fakat ağacın dallarını kırıp zarar verdiği için, buna mani olayım diye atıma doğru koştum. İşte o anda karşıdan yaşlı bir adam bana doğru bağırarak geldi. İyice yaklaştı ve hiçbir şey sormadan elindeki taşla atıma hızla vurdu. Takdiri İlâhî bu darbeyle at düşüp öldü. Bu yaşlı adam durup dururken bir hiç uğruna atımı öldürünce dayanamadım, ben de onun ata vurduğu taşı alıp ona fırlattım. Takdiri İlâhî o yaşlı adamcağızında eceli gelmiş olacak ki, o da öldü. Bu duruma çok üzüldüm, bir öfke nelere mâlolmuştu. Vicdan azabıyla gayrete gelip, hemen yaşlı adamın kim olduğunu araştırdım. Ailesini bulup, uygun bir dille meseleyi anlattım. İşte durum bundan ibarettir.
Şayet kaçmak isteseydim, o zaman kolayca kaçardım. Ama ben Allah’a ve âhiret gününe inanmış bir kimseyim. Cezam ne ise onu dünyada çekmeye razıyım. İlâhi Adalet ne ise tatbik edilsin ve hak yerini bulsun, ben bundan gocunmam.
Gencin bu tavrı, Sahâbe-i Kirâm’ı da etkilemişti. Ama hüküm neyse tatbik edilecekti. Babaları ölen gençler diyet almaya râzı olmuyorlar ve kısas yapılmasını istiyorlardı. Karar verildi. Kısas yapılacak ve o genç idam edilecekti. O genç de, bu hüküm karşısında hiç itiraz etmedi, telaşlanıp paniğe kapılmadı ve gayet soğukkanlı bir şekilde hükme rıza gösterdi. Yalnız bir ricası vardı. Söz isteyip dedi ki:
- Bu hükme hiçbir itirazım yok ve olamaz da... Şeriatın kestiği parmak acımaz. Fakat sizden bir ricam olacak, bunu kabul edip etmemek sizin bileceğiniz bir şey. Ricam şu ki: Bakımıyla ilgilendiğim bir yetim var. Onun bana teslim edilmiş olan altınlarını bahçemde bir yere gömdüm. Bu altınlar o yetimin geleceği... Yerini de benden başka kimse bilmiyor. Eğer bana üç gün müsaade ederseniz. Bu meseleyi halleder ve gelirim. Böylece hem o yetim yavru mahrum olmamış olur, hem de ben rûzi cezada mesul olmaktan kurtulurum. Orada olanlardan bazıları dediler ki:
- Şu anda sana müsaade edemeyiz. Çünkü sen suçlusun ve cezan infaz edilecek...
Ayrıca, ya kaçar ve gelmezsen?
- Kaçmayacağıma dair yemin ederim. Hem kaçmak isteseydim, daha evvel rahat bir şekilde kaçabileceğimi söylemiştim.
- Seni serbest bırakamayız. Ancak yerine kefil bırakırsan bu mümkün olur.
Genç, oranın yabancısıydı. Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) in Kabri Şerifini ziyarete gelmişti. Bu civarda kimseyi tanımıyordu ki kefil bıraksın. Son çare olarak, orada bulunan Sahâbe-i Kirâm’a tek tek baktı. Acaba kendisine kefil olan çıkar mıydı? Tekrar gözden geçirdi, kalbinin sesine kulak verdi ve Ebu Zerr’il-Gıfârî (Radıyallâhü Anh)ı göstererek:
- Bu zat bana kefil olur, dedi.
Hz. Ömer (Radıyallâhü Anh):
- Ya Eba Zerr! Ne diyorsun kefil olmayı kabul ediyor musun? diye sorunca, Ebu Zerr (Radıyallâhü Anh) cevap verdi:
- Bu delikanlının üç güne kadar dönüp teslim olacağına inanıyor ve ona kefil oluyorum!
Bunun üzerine genci serbest bıraktılar. O da, üç gün içinde işlerini halledip gelmek üzere, oradan ayrıldı. Böylece aradan iki gün geçti ve üçüncü gün oldu, ama ortalarda ne gelen vardı ne de giden... Ölen adamın çocukları Ebu Zerr’il-Gıfârî hazretlerine sitem ederek: “Ya Eba Zerr! kefil olduğun adam hâlâ gelmedi. Kim olduğunu bilmediğin bir kimseye niçin kefil oldun. Adam ölümden kurtuldu, bir daha geri gelir mi?” diyorlardı. Ebu Zerr (Radıyallâhü Anh) ise:
- Durun bakalım daha üç gün dolmadı. Eğer vakit dolar, genç de geri gelmezse, o zaman şeriatın emri neyse bana tatbik edersiniz. Çünkü ben ona kefil oldum ve sözümdeyim.
Ashâb-ı Kirâmı bir üzüntü kaplamıştı. Zira o genç gerçekten de gelmeyecek olursa, kefil olduğu için kısas, Ebu Zerr (Radıyallâhü Anh)a yapılacaktı.
Vakit bir hayli ilerlemiş, gün batmaya az kalmıştı. Bu arada Ashâb-ı Kirâm, babası öldürülen davacılara diyet teklifinde bulundular. Çünkü koskoca Ebu Zerr (Radıyallâhü Anh)’ın idam edilmesini asla istemiyorlardı. Fakat onlar da “katili elimizle getirmişken ve hüküm infaz edilecekken, niçin kefil oldu” diye Ebu Zerr (Radıyallâhü Anh)a kızıyorlar ve babamızın kanı kesinlikle yerde kalmamalı” diye diretiyorlardı.
Medine bu olayla çalkalanıyordu. Herkes üzüntü içindeydi. Ebu Zerr (Radıyallâhü Anh)’ın infaz edilmemesi için acaba ne yapmak gerekiyordu...
Kimileri “ölen ölmüş, geri mi gelecek, diyeti kabul etseler ya” diyerek dâvâcılara kızarken, kimileri de söz verip de gelmeyen gence verip veriştiriyordu. Heyecan had safhaya varmış, herkes neticenin ne olacağını merak ediyor ama vakitler de hızla ilerliyordu, neredeyse gün battı batacaktı… İşte bu esnada Medine’nin girişinden bir adam olanca kuvvetiyle koşarak geliyordu. Her tarafı perişan, ter kan içinde gelen bu adam o gençten başkası değildi. Orada bulunanlardan birçoğu sevinç çığlığı attılar. Ölmek için koşarak gelen bir adama, belki de ilk defa böylesine seviniliyordu. O genç, hemen Halife-i Müminin Hz. Ömer (Radıyallâhü Anh)’ın huzuruna çıktı ve teslim oldu:
- Kusura bakmayın. Çok daha erken gelemediğim için belki sizi endişelendirmiş olabilirim, fakat malûmunuz bir atım vardı, o da öldürüldü. Başka da binitim olmadığı için yayan gidip gelmek zorunda kaldım. Yetişemeyeceğim diye öyle korktum ki, o zaman bir kişinin ölümüne daha sebep olacaktım. Rabbime hamd olsun ki verdiğim sözde durdum. Ya Emir’el-Mü’minin! Artık hükmü infaz edebilirsin! Ben hazırım.
- Mü’min dediğin böyle olmalı, ucunda ölüm bile olsa sözünde durmalı.
O genç dedi ki:
- Evet mü’min olan sözünde durur, ahdine vefa gösterir. Ölümün vakti ise, ne ileri alınır ne de geri... Ondan kaçmakla kim kurtulmuş ki ben kurtulayım. Vakit dolmadıysa da Allah (Celle Celâlühü) nün verdiği canı kim alabilir. Geldiğime hayret mi ediyorsunuz? Ben “Dünyada ahde vefa kalmadı.” dedirtmem.
Ebu Zerr (Radıyallâhü Anh) ın tanımadığı bir adama canı pahasına kefil olması da hayret verici bir olaydı. Ona da, bu genci tanımadığı halde nasıl böyle bir kefilliği kabul ettiğini sorduklarında dedi ki:
- Evet bu genci tanımıyordum. Lâkin bu olay başta Mü’minlerin Halifesi ve bir çok Sahabinin huzurunda gerçekleşti. Çaresiz kalmış, samimi bir kimsenin işini görmek, üstelik bana güvendiği halde onu yüzüstü bırakmak doğru değil. Ben “Bu dünyada fazilet diye bir şey kalmamış” dedirtirmiyim?
Orada, gerçekten de çok duygusal bir ortam oluşmuştu. Tüm bu olaylar ve sözler gözlerinin önünde cereyan eden, ölen adamın çocukları da yumuşamışlar, duygulanmışlar ve kalpleri merhamete gelmişti. Zaten bu genç o taşı, babalarını öldürmek için atmamıştı. Fakat takdiri İlahi babaları ölmüştü. Bunun üzerine onlarda davalarından vazgeçerek kısas istemediklerini söylediler. Onlara bunun diyeti teklif edildi. Bu diyet Beytü’l-Maldan verilecekti. Ama onlar; bizde “dünyada insanlık kalmadı” dedirtmeyiz dediler ve Allah (Celle Celâlühü)nün rızası için dâvâlarından vazgeçtiler.
Bu muhteşem tablo, herkesi son derece duygulandırmıştı. Herkes üzüntüden kurtulmuş yerini târifi imkânsız bir sevince bırakmıştı. Helâllaştılar, kucaklaştılar. Böylece arkalarında insanlığa bir ibret levhası bıraktılar.
2 Aralık 2008 Salı
“Ahde Vefa Kalmamış” Dedirtmem
30 Kasım 2008 Pazar
“SİN” “ŞIN”A GİRİNCE KABRİM ZÂHİR OLU
Büyük velilerden biri olan, kalbi ilâhî hakîkatlerle dolu ve Mevlâ’nın ilhamıyla gelecekte meydana gelecek pek çok hadiseyi haber veren Şeyh-i Ekber Muhiddin İbn-i Arabî hazretleri, Endülüs’te doğdu ve bir süre daha orada kaldıktan sonra seyahate çıktı. Şam, Bağdat ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış âlim ve şeyhlerle görüştü.
Yaşadığı mânevî bir hâl ve makam gereği “Vahdeti vücut”’ nazariyesine kâil olan Muhiddin İbn-i Arabi hazretlerinin hatalı keşif ve beyanlarını, ikinci bin yılının müceddidi olan İmamı Rabbani hazretleri tashih etmiş ve doğrularını izah etmiştir. (Allâh-ü Teâlâ ehlullahın cümlesinden razı olsun.)
Muhiddin İbn-i Arabî hazretleri, bir keresinde yüksek bir tepeye çıkıp ayağını yere vurarak “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır.” diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine oraya toplanan halk ve o beldenin eşrafından olan kimseler, maalesef bu sözün ne manaya geldiğini anlayamadılar. Kelâmın zâhirine bakarak, bunun küfrü gerektiren bir söz olduğuna hükmettiler.
Şöyle ki; bizim taptığımız Allah’tır. Muhiddin Arabî’de: “Sizin taptığınız ayağımın altındadır.” dediğine göre, -hâşâ- “İlâhınız ayağımın altındadır.” demek istediğini zannettiler ve idam edilmesine karar verdiler.
Meselenin gerçek mahiyetini bilmeyen Şam halkı, onun aleyhinde yayılan söylentilerin ve hakkında verilen idam kararının etkisinde kaldıklarından, ayrıca onun mânevî büyüklüğünü de idrak edemediklerinden dolayı, onun kabrinin bile yerinin belli olmamasını ve unutulup gitmesini istediler. Ve onun nâşını kimsenin bilmediği bir yere defnettiler.
Muhiddin Arabî hazretleri daha bu olaylar olmadan evvel, henüz hayatta iken, Şam halkının kendisini anlayamadığını ve kabrinin ziyaret edilmemesi için yerini gizleyeceklerini keşfen bildi. Kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan pek çok olayı, keşif ve kerâmet yoluyla haber verdiği gibi, insanlar her ne kadar gizleseler de, bir gün kabrinin meydana çıkarılacağını haber verdi.
Bunu “Şeceret-ün-Nu’mâniyye fî Devlet-il-Osmâniyye” isimli eserinde şu meşhur sözlerle haber verdi: “İzâ dehale’s-Sîn, ile’ş-Şın. Zahara kabrî Muhiddîn.” Yani “Sin” “Şın”a girince, Muhiddin’in kabri meydana çıkar.
Ve gerçekten de onun mübarek nâşını defnettiler ve kabrini herkesten gizlediler. Dolayısıyla kabrini pek bilen olmadığı için, ziyaret etmek isteyenlerde maalesef ziyaret edemediler.
Bu durum Osmanlı sultanlarından evliyaullahı çok seven Yavuz Sultan Selim Han zamanına kadar devam etti. Muhiddin Arabi hazretlerinden takriben üç asır sonra: “Padişahı âlem olmak bir kuru dâvâ imiş, Bir mürşide bende olmak her şeyden âlâ imiş” sözüyle, bir mürşide uymanın ehemmiyetini ve Allah dostlarının kıymetini en güzel biçimde ifade eden Yavuz Sultan Selim Han, Şam’ı fethederek Osmanlı topraklarına dahil etti. Ve Muhiddin Arabî hazretlerinin kabri şerifinin nerede olduğunu sordu. Evvelce tek tük bilenler varsa da, onlar da çoktan vefat etmişlerdi, berhayat olanlardan ise hiç kimse kabrinin yerini bilmiyordu. Sultan Selim Han, Muhiddin Arabî’nin “Şeceret-ün-Nu’mâniyye fî Devlet-il-Osmâ-niyye” isimli eserinde geçen “Sin, Şın’a girince, Muhiddîn’in kabri meydana çıkar.” sözüne binaen, ısrarla onun kabrini sorup soruşturdu, kabrin bulunması için araştırılmasını emir buyurdu. “En ufak bir iz veya bir işarete rastlansa, hemen bakılıp araştırılsın” diye ferman çıkarttı. Nihayet dağda koyun sürülerini otlatmakta olan bir çoban şöyle bir haber getirdi.
- Onun kabrinin nerede olduğunu bilmiyorum, lâkin dikkatimi çeken bir hususu sizlere haber vermek istedim. Devamlı koyunlarımı otlattığım merada bir yer var ki, sürüde bulunan o kadar hayvandan hiç birisi ne oradan ot yiyor, ne de oraya basıyorlar. Oranın otları her sene baharda kendi halinde büyüyor ve zamanı gelince de kuruyup gidiyor. Çobanın verdiği bu haber üzerine Sultan Selim Han derhal orayı kazdırdı. Biraz kazdıklarında ne görsünler, Muhiddin İbn-i Arabî hazretlerinin mübarek nâşı, sanki daha yeni defnedilmiş gibi taptaze, pırıl pırıl, hiç çürümeden olduğu gibi duruyor. Sultan Selim Han hemen O büyük velinin nâşını çıkarttırıp orayı temizletti, kabrin üzerine de güzel bir türbe yaptırdı. Ve o mübareği tekrar oraya defnettirdi. Bu türbenin yanına da bir câmi ve imâret yaptırdı, bundan böyle orayı herkesin ziyaretine açtı.
Böylece Muhiddin Arabî’nin asırlar öncesinden verdiği haber gerçekleşmiş “Sin” “Şın”a girince, Kabri meydana çıkmıştı. “Sin” den maksad Sultan Selim, “Şın”dan maksad Şam olduğu anlaşılmıştı.
Tabi asırlar önce vefat etmiş bir zâtın cesedinin çürümemesi, olduğu gibi taptaze kalması hiç şüphesiz onun büyük bir veli ve Allah dostlarından olduğuna delalet etmekteydi. Peki böylesine büyük bir Allah dostunun “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” diyerek (Hâşâ) Allah’ı kastetmesi mümkün müydü? Dolayısıyla onun bu sözünü tevil etmek ve bu sözde bir hikmet aramak gerekiyordu.
Sultan Selim işte bu meseleyi de açığa çıkarmak için, Muhiddin İbn-i Arabî’nin bu sözü nerede söylediğini araştırdı. Nihayet o yeride buldurdu ve kazmalarını emretti. Başladılar Muhiddin Arabî hazretleri’nin ayağını vurduğu yeri kazmaya…
Bütün şehir halkı toplanmış merakla ne olacağına ve oradan ne çıkacağına bakıyordu. Kazı çalışması tamamlanınca bir de baktılar ki, kazılan yerden içi çil çil altın dolu büyük bir küp çıktı.
Böylece bu meselede anlaşılmış oldu. Demek ki Muhiddîn-i Arabî hazretleri; Şam’da kalbi para sevgisiyle dolu, yaptıkları her işi ve ameli Allah için değil, sırf menfaat ve çıkar için yapanlara, “Siz Allah’a tapıyoruz diyorsunuz, ama yaptığınızı Allah için değil para ve altın için yapıyorsunuz. Dolayısıyla Allah’a değil altına tapıyorsunuz. Sizin o taptığınızda benim ayağımın altındadır.” buyurarak, hem onlara vaaz etmiş, hem de hazinenin yerini işaret etmişti. Fakat o zaman maalesef Onu anlayamamışlardı.
Şeyhu’l-Ekber Muhiddin İbn-i Arabi hazretlerinin kabri Şam’da olup, dünyanın her tarafından gelen ziyaretçilerle dolup taşmaktadır.
25 Kasım 2008 Salı
Resûlüllah Nerede?
Nice kahramanlık destanlarının yazıldığı, pek çok fedâkarlık ve sadâkat tablosuna şahid olunan Uhud’da, harbin gidişatına aldanan okçuların Efendimiz (Sallalâhü Aleyhi ve Sellem)’in emirleri dışına çıkması ve mevzilerini terk etmesi sebebiyle müthiş bir karışıklık oldu. Müşrik ordusu arkadan dolanarak İslam ordusunu gafil avladı. Birçok şehit verilirken, Peygamber Efendimiz’in mübarek başı yaralandı, dişi şehid oldu. Mübarek vücuduna giymiş olduğu zırhı parçalanıp halkaları vücuduna saplandı. Uhud Savaşı’nın böylesine en zorlu ve çetin anlarında, bir de Müslümanların moralini bozmak ve dirençlerini zayıflatmak için, Peygamber Efendimiz’in vefat ettiğine dair bir şâyia yayıldı.
Bu asılsız haber, kızgın bir çöl fırtınası gibi bir anda ortalığı kasıp kavurarak yıldırım hızıyla Medine’ye kadar ulaştı. Bütün Müslümanlar; yaşlısı, kadını, çocuğu bu acı haber üzerine derin bir üzüntüye boğuldu.
Sümeyra Hatun, Uhud savaşına babasını, kocasını, erkek kardeşini ve iki oğlunu, yani evdeki bütün erkeklerin hepsini göndermişti. Ve onlara şu tembihde bulunmuştu: “Eğer Nebiler Nebisi’ne birşey olur da, siz geriye sağ dönerseniz, hiç birinizin yüzüne bakmam!”
Şimdi Uhud’dan gelen bu netâmeli haber onu derinden yaralamıştı. Peygamber Efendimiz hakkında doğru ve sağlam bilgi alabilmek için hanım sahâbîlerden bir gurupla derhal Uhud’a koştu.
Uhud’a vardığında Sümeyra Hatunu gören sahabe-i kiramdan biri üzüntüyle ona: “İşte çocukların burada şehit oldu” diyerek, onu teselli etmek istedi. Ama Sümeyra Hatun buna aldırış etmedi bile, sanki bu sözü hiç duymamıştı.
Dudaklarından feryad edercesine şu sözler döküldü:
- Resûlüllah nerede? Bana O’ndan haber verin! Biraz daha ilerlediğinde bu sefer başka bir sahabi onu görünce, şehid olan babasını gösterdi. O, bunu da umursamaz bir halde yine
- Resûlüllah nerede, Resûlüllah nerede?” diye sormaya devam etti. Biraz daha ilerlediğinde ona kocasının da şehid olduğunu söylediler. Sümyera Hatun’un evindeki bütün erkekler savaş meydanında teker teker şehâdet şerbetini içmişlerdi. Hatta onların, ok ve kılıç darbeleriyle paramparça olmuş cesetlerini gördü. Ashâb-ı Kirâm Sümeyra Hatun’a baş sağlığı diliyorlar, sabır tavsiyesinde bulunup, onu teselli etmeye çalışıyorlardı.
O ise metânetini kaybetmeden, vakarlı bir şekilde arayışına devam ediyor ve ısrarla:
- Resûlüllah nerede! Resûlüllah nerede? diye haykırarak Peygamber Efendimiz’i aramaya devam ediyor ve O’nun sağlığı hakkında bilgi almak istiyordu. Çünkü Peygamber Efendimiz rûhumuzun rûhu, canımızın cânı, manâ âleminin güneşiydi. Hiç güneşsiz bir âlem düşünülebilir miydi?
Ve Sümeyra Hatun’un istediği cevap geldi:
- Merak etme, Allah’a hamd olsun ki O sağdır, iyidir! Sümeyra Hatun’un yüzünde sevinç pırıltıları belirdi, sanki dünyalar onun oldu. Ama iyice emin olmak için Allah Resûlü’nü gözleriyle görmek istiyordu. Ashâb-ı Kirâm ona, Peygamber Efendimiz’in bulunduğu tarafı işaret ettiler ve Sümeyra Hatun derhal o tarafa yöneldi. Süratli bir şekilde oraya gitti. Allah Resûlü’nün sağ olduğunu gözleriyle görünce şükürler etti ve dedi ki:
- Anam-babam sana feda olsun Ya Rasûlallah! Sen hayattasın ya; değil çocuğumun, eşimin, kocamın ölmesi, gökler yarılıp başıma dökülse, yer parçalanıp beni yutsa, başıma hangi musibet gelse artık gam yemem!..”
RESÛLÜLLAH’DAN GELEN SELAM
Peygamber Efendimiz’i gönülden sevenlerden biri, çok büyük bir maddi sıkıntıya dûçar olmuştu. İflas etmiş, bütün malını, mülkünü her şeyini kaybetmişti. Ayrıca gırtlağına kadar da borca girmişti. Çok zengin bir durumda iken, şimdi müflis tüccar durumundaydı. Aslında ödeme vakti gelmiş olan bir kısım borçlarını verebilse, belki yavaş yavaş toparlayıp durumu düzeltebilirdi. Fakat kime müracaat ettiyse geri çevriliyor, hangi kapıyı çaldıysa yüzüne kapanıyordu.
Çaresizlik içinde kıvranan bu zavallı adamcağız, ne yapacağını ne edeceğini bilemez durumdaydı. Son çare olarak “Efendimiz’in Kabr-i Şerîfini ziyaret edeyim ve O’ndan yardım isteyeyim” diye düşündü. Çünkü gidecek başka kapısı kalmamıştı.
Yola çıktı, Medine’ye gelip Efendimiz’in Kabr-i Şerîfini ziyaret etti. Sonra da Ravzayı Mutahhara’da namaz kılarak bu ağır borç yükünden kurtulabilmek için dua etti. Duasında Peygamber Efendimiz’i de vesile etti. “Ya Rabbi Habibi Edibin Muhammed Mustafa hürmetine bu maddi sıkıntıdan beni kurtar, borçlarımı ödeme imkanı nasip et” diye Allah’a niyazda bulundu. Orada öylece yalvarıp yakararak dua ederken uyuya kaldı. Rüyasında Peygamber Efendimiz’i gördü. O’nun kıymetli huzurlarında bulunuyordu, hürmetle ellerini öptü, durumunu arz etti ve Efendimiz’den yardım istedi.
Peygamber Efendimiz ona:
- Falan yere git. Orada şu adreste, şu isimde zengin bir tüccar var. Ona benim selâmımı söyle, sana yüz altın versin ve sıkıntını hafifletsin, buyurdu.
Bunun üzerine o adam dedi ki:
- Ya Resûlüllah! ben o kimseye selâmınızı iletirim, fakat ya bana inanmazsa, ben bunun doğruluğunu nasıl ispat edeceğim? Efendimiz buyurdu ki:
- O şahıs her gün mutlaka yüz Salavât-ı Şerîfe okurdu. Fakat dün gece salavat okumayı unuttu. Ona hatırlat da bir daha salavat getirmeyi unutmasın.
Adam uykusundan sevinçle uyandı. Ve hemen Efendimiz’in rüyada tarif ettiği yere gidip, o tüccarı aramaya başladı. Sora sora o adamın evini öğrendi ve kapısını çaldı. Bir müddet sonra kapı açıldı, karşısına elinde bir elek olan ve her tarafı saman içinde bir adam çıktı. Meğer aradığı zengin tüccar, kapıyı açan ve üstü başı samana bulaşmış olan bu adammış. Elindeki eleğe gelince, samanlığa yanlışlıkla bir altın düşürmüş ve onu bulmak için bütün samanlığı elekten geçiriyormuş.
Bu hali görünce zavallı adamın ümitleri yıkıldı. Çünkü bir altın için samanlığın altını üstüne getiren bir adam, tanımadığı birine hiç yüz altını kıyıp verebilir mi? Altından ümidini keti ama “bari üzerimde emanet olan Resûlüllah’ın selâmını ileteyim” diye düşünüp durumu anlattı ve dedi ki:
- Rüyamda Resûlüllah’ı gördüm, sana selâm söyledi. Ve ben, maddî yönden çok sıkıntıda olduğum için, bana da yüz altın vermeni emretti.
- Peki senin doğru söylediğini ben nereden bileyim?
- Siz her gece Peygamber Efendimiz’e yüz salavâtı şerife okuyormuşsunuz, ama dün gece unutup okumamışsınız. Salavât getirmeyi bir daha unutmasın, dedi.
Tüccar şöyle bir düşündü, evet Efendimiz’e her gün yüz salavat okuyordu, ama bunu kimse bilmiyordu ve gerçektende dün salavat getirememişti. Samanı elekten geçireceğim diye uğraşırken salavat getirmeyi unutmuştu.
Evet bu adam doğru söylüyordu ve Efendimiz’den gelen selâm onu öylesine mutlu etti ki... Demek âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed Mustafa (Sallalâhü Aleyhi ve Sellem) kendisine selâm söylemişti, bu ne büyük bir şeref, bu ne büyük bir devletti. Resûlüllah’ın gönderdiği bu selâmı tekrar tekrar duymak istiyordu. Onun için sordu:
- Peygamber Efendimiz ne buyurmuştu?
- Ona benden selâm söyle, sana yüz altın versin buyurdu.
- Pek anlayamadım, Efendimiz tam olarak sana ne buyurdu?
- Ona git ve selâmımı ilet, sana da yüz altın versin buyurdu.
- Resûlüllah bana selâm mı söyledi?
- Evet Resûlüllah sana selâm söyledi. Tüccar tam yedi defa sorup, yedi defa Efendimiz’in kendisine gönderdiği selâmı tekrarlattı. Sonra gözyaşları içinde dedi ki:
- Hakkını helâl et! Resûlüllah’ın bana gönderdiği selâmı tekrar tekrar duymak için böyle sordum. Efendimiz’in her selâmı için sana yüz altın vereceğim. Yedi defa tekrarlattığıma göre, yediyüz altın eder. Şimdi bu altınları al ve gidip borçlarını öde...
23 Kasım 2008 Pazar
Evliyâullâh’a edepsizlik edenin fecî âkıbeti
Üç arkadaş olan Ebû Saîd Abdullah b. Ebi Asrûn, İbn-üs-Sakkâ ve Seyyid Abdülkâdir Geylânî, ilim tahsili niyetiyle Bağdat’a gelmişlerdi. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri o zamanlar çok gençti. Onların Bağdat’a geldiği sıralar Yûsuf Hemedânî hazretleri de, Nizâmiye Medresesinde etkili vaâzlar ediyordu. İnsanlar dört bir yandan onun duasını almaya gelirler, sohbet meclisleri hınca hınç dolardı. Herkes ondan övgüyle ve hayranlıkla söz ederdi. Yusuf Hemedânî hazretleri; Abdul Hâlık Gucdüvanî gibi, Hoca Ahmed Yesevî gibi halifeler yetiştirmiş olan büyük bir mutasavvıf idi.
Bağdata gelen bu üç arkadaş, büyük mutasavvıf Yusuf-u Hemedânî hazretlerini ziyaret etmeye karar verdiler. Tabi hepsinin ziyaret etme niyetleri farklıydı. Yolda giderken İbn-üs-Sakkâ ilminin verdiği kibirle: “Yusuf-u Hemedani’ye öyle bir soru soracağım ki, asla cevabını veremeyecek.” Dedi. Ebu Said Abdullah’da: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım nasıl cevap verecek?” dedi. O zaman henüz genç yaşında olan Abdülkâdir Geylâni ise: “O zatı denemek kastıyla soru sormaktan Allah’a sığınırım. Benim niyetim, Onu görüp şereflenmek, meclisinde bulunup bereketinden istifade etmektir.” dedi. Yusuf-u Hemedânî hazretlerinin bulunduğu yere vardıklarında, Hazret orada olmadığı için beklediler. Yusuf-u Hemedânî bir saat kadar sonra geldi ve içeri girer girmez İbn-üs-Sakkâ’ya bakıp hiddetle: “Ey İbnü’s-Sekka! Yazıklar olsun sana! Demek Bana bir soru soracaksın, Bende cevabını bilemeyeceğim öylemi? Senin soracağın soru şudur, cevabı da budur.” buyurduktan sonra: “Sende küfür ateşinin parladığını görüyorum” dedi.
Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek: “Ey Abdullah! Bir sual soracaksın ve nasıl cevaplayacağıma bakacaksın öylemi? Soracağın sual şudur, cevabı da budur. Fakat edebe riayet etmediğin için, dünya malına boğulacaksın. Parayla pulla uğraşmaktan maneviyatına vakit ayıramayacaksın.” buyurdu. Sonra Abdülkâdir Geylâni’ye döndü. Ona ikramda bulundu ve yanına alarak dedi ki:
“Ey Abdülkâdir! Edepli tavrınla Allah’ı ve Resulünü hoşnut ettin. Ben şu anda senin Bağdat’ta bir kürsü üzerinde büyük bir topluluğa hitap ettiğini: ‘Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir’ dediğini, bu sözün üzerine de cümle evliyanın boyunlarını sana doğru saygıyla uzattığını görür gibiyim.” buyurdu. Sonra birden gözden kayboldu. Kendisini bir daha hiç göremediler.
Aradan uzun yıllar geçti. Abdülkâdir Geylâni’de Mevla Tealaya yakınlık alametleri belirmeye başladı. Zamanındaki evliyanın piri, ariflerin baş tacı oldu. Meclis kurup vaazlar etti. Onun heybeti ve büyüklüğü mecliste bulunanları öylesine kaplardı ki, onu dinlerken değil öksürmek, kimse adeta nefes almazdı. Açık havada verdiği vaazlarını dinlemek için yetmiş bin kişinin Bağdat’a geldiği ve bir keramet eseri olarak, kürsünün en önünde bulunan kimse sesini ne kadar işitiyorsa, en geride bulunan kimse dahi öyle işitirdi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri şayet kürsü üzerinde ayağa kalksa, Onun azametinden cemaat dahi ayağa kalkardı. Şayet cemaate: “Susun!” dese, kimse konuşmaya muktedir olamazdı. O konuşurken ortalığı bir nur ve feyiz kaplardı.
Bir Cuma günü Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri yine çok kalabalık bir cemaate vaaz ediyordu. Nice âlimler, abidler ve bilginler Onun dilinden dökülen marifet sırlarını can kulağıyla dinliyorlardı. Birden Fahri Kâinat Efendimiz, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin kalbine tecelli edip: “Ey Abdülkâdir! Benim ayağım bütün velilerin boynu üstündedir, de!” Buyurdular.
Hazreti Şeyh bunu orada bulunanlara söyledi. Orada bulunan bütün cemaat: “Senin ayağın başımız ve boynumuz üzerinedir” dediler. O sırada Ümmü Ubeyde kasabasında bulunan Rufaî Pîri Seyyid Ahmed er-Rufâî Hazretleri de mübarek başlarını toprağa koyup “Alâ rakabetî” buyurdu ve yanında bulunanlara “Bu saatte Bağdat’ta bulunan Seyyid Abdülkâdir gavsiyetini ilan etti” dedi. Bunun üzerine bütün orada bulunanlar da boyun eğdiler.
Hayat b. Kays bu konuyla alakalı olarak derki: “Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri bu sözü söyledikten sonra bütün velilerin kalplerindeki nur artmış, ilimlerine bereket, hallerinde güzelleşmeler görülmüştü. Ve o esnada hepsi boyunlarını Abdülkâdir-i Geylânî’nin ayağına doğru uzatmıştı.” Böylece Yusuf Hemedani hazretlerinin seneler önce haber verdiği hâl, Onun hakkında zuhur etmişti.
İbn-üs-Sakka ise, şeri ilimlerle meşgul oldu. İlminde derinlik kazandı ve münazaralar yaparak çok kimseye üstünlük kazandı ve bu haliyle meşhur oldu. Konuşma üslûbu ve hitâbeti çok güzeldi. Şöhreti zamanın halifesine ulaşınca, halife onu yanına aldı ve elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar orada buna çok ilgi gösterdiler. Özellikle Bizans imparatoru ona çok ikram ve lütufta bulundu. Onun pek çok ilimlere sahip olduğunu ve üstün konuşma kabiliyetini görünce, tüm keşiş ve papazları toplayıp İbnü’s-Saka ile münazara ettirdi. Tabi İbn’s-Saka, ilmi ve hitabetiyle onların hepsini susturdu. Böylece şöhreti de iyice arttı, gurur kibir ve fitnesi de…
Orada kendisine gösterilen aşırı ilgi sebebiyle İbnü’s-Saka da onlara karşı bir sevgi duymaya başladı. Onlarla oturup onlarla kalkar oldu. İyice içli dışlı olunca, bir gün İmparatorun kızını gördü ve ona âşık oldu. Onunla evlenmek istediğinde, İmparator; şayet Hıristiyanlığı kabul ederse kızını ona verebileceğini, söyledi. Oda Hıristiyan olup kızla evlendi. Ve gün geldi, hastalanıp ölüm döşeğine uzandı. Ona sordular: “Sen Kur’an’ın hepsini hıfzetmiş ve hafız olmuştun. Şu anda ezberinde olan bir ayet var mı?” Şöyle dedi: “İnkâr edenler, zaman zaman ‘keşke bizde Müslüman olsaydık’ diye arzu ederler” (Hicr:2) ayetinden başka ezberimde hiçbir ayet yok.
Ona bu soruyu soran tanıdığı diyor ki: “O can vermek üzereyken ben onun yüzünü kıbleye doğru çevirdim, ama o başka yöne döndü. Ben tekrar kıbleye döndürdüm, ama o tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü.” O başına gelen bu durumun nerden geldiğini çok iyi bilir ve “Başıma gelenler O Gavsın yüzündendir” derdi. Yusuf Hemedani’ye gelen üçüncü şahıs Ebû Saîd Abdullah b. Ebû Asrûn ise diyor ki: “Ben Şam’a geldim. O zamanın sultanı Salih Nureddin Şehid beni yanına aldı. Vakıf işlerini zorla bana verdi ve onu yönetmemi istedi. Vakıf işleriyle, parayla, malla uğraşa uğraşa o kadar dünya işlerine battım ki, kulak memelerime kadar dünyalık beni sardı. Bu yüzden ibadetlerimi dahi aksatır hale geldim. Netice itibarıyla, Yusuf-u Hemedânî hazretlerinin seneler önce her üçümüz hakkında söyledikleri sözler aynıyla vaki oldu.”
Bu olaydan ibret alınmalıdır. Allah-ü Teâlâ’nın dostlarını inkâr etmeye, küçük düşürmeye onlara karşı edepsizlik etmeye cüret edenler, neûzü billâh İbn-üs-Sakkâ’nın durumuna düşmekten çok korkmalıdırlar. Rabbim böyle bir belâdan cümlemizi muhafaza buyursun.
21 Kasım 2008 Cuma
Biz Nerede Kaybettik?
Eski zamanların birinde, yüksek dağların eteklerinde bulunan bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış. Sabahleyin topluca meralara yayılırlar, akşam olunca yine hep beraber ahırlarına dönerlermiş. Tabi o çevrede yaşayan aslan sürüsünün gözü öküzlerdeymiş. Onları gördükçe aslanların iştahları kabarır, bu sebeple onları bir türlü rahat bırakmazlarmış. Ve hemen her gün bu sürüye saldırırlarmış. Tabi öküz dediğin öyle ufak tefek, kolay yenilir bir lokma olmadığı için, aslanların saldırısında hemen bir araya toplanırlar ve aslanları kolayca defetmesini bilirlermiş. Gerçi birkaç sıyrık alırlarmış ama yine de aslanların zorbalığına boyun eğmezlermiş.
Bu yüzden aslanlar mecburen küçük hayvanlarla beslenmek zorunda kalırlarmış. Ama koskoca aslan küçücük hayvancıklarla nasıl doysun? Gerektiği gibi iyi beslenememişler ve zamanla güçten kuvvetten düşmüşler.
Tabi gün geçtikçe bu durum, aslanları iyiden iyiye düşündürmeye başlamış, kendi selametleri için bu duruma mutlaka bir çare bulmaları lazımmış.
Bu konuda “Ne yapalım ne edelim?” diye bir toplantı yapmışlar. Fakat esaslı bir çözüm bulamamışlar. Aslanlardan biri üzgün bir şekilde: “Görünüşe göre bu otlağı terk etmekten başka çare yok” demiş. Bunun üzerine “Nereye gideriz, nasıl gideriz?” diye düşünürlerken, arka taraflardan, “Durun! Henüz her şey bitmiş değil” diye bir ses duymuşlar. “Bu da kim” diye dönüp baktıklarında, içlerindeki en çelimsiz, ama kurnaz olan Topal Aslan’ı görmüşler. O sözlerine devam etmiş: “Hayır! Hiç bir yere gitmiyoruz.” demiş. “Siz bana bırakın, ben bu işi hallederim,” diye kendince teminat vermiş
Tabi hiç biri onun bu sözüne inanıp, kurtuluruz diye ümitlenmemiş, ama kaybedecekleri hiç bir şey olmadığı için, “Haydi bakalım sana bir şans verelim” demişler.
Bunun üzerine görevi alan Topal Aslan hemen yanına bir iki aslanı daha alarak, beyaz bir bayrakla beraber öküz sürüsüne yanaşmış. Aslanların geldiğini gören öküz sürüsü yine aynı şekilde toplanıp olası bir saldırıya karşı müdafaaya hazırlanırlarken, gelen aslanların ellerindeki beyaz bayrağı görünce onların yanaşmalarına müsaade etmişler.
Topal Aslan gelmiş ve öküzlerin lideri olan Boz Öküz ve yanındakilere tatlı dille konuşmaya başlamış. Tabi konuşurken bir yandan da Boz Öküz’ün o sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürpermiyor değilmiş. Söze şöyle başlamış: “Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum bugüne kadar sizlere istemeyerek de olsa çok zarar verdik. Evet, size defalarca saldırdık, ama inanın ki bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Şunu iyi bilin ki biz aslanlar, barışı çok seven son derece uyumlu bir milletiz. Hele öküzlerle hiç bir alıp veremediğimiz olamaz. Ama bu güne kadar yaşanan tüm bu tatsızlıklar niçin oldu biliyor musunuz? Hep sizin aranızdaki o sarı öküz yüzünden. Hele onun rengine bir bakın lütfen, sizden ne kadar farklı, hiç sizinkilere benziyor mu? İşte o sarı öküz maalesef bizim gözümüzü kamaştırıyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Biz onu görünce barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Tüm sıkıntı buradan kaynaklanıyor, oysa sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz de kurtulun biz de, böylece barış içinde yaşayalım!..”
Boz Öküz bu konuyu, sürünün diğer önde gelenleriyle görüşmek üzere geri çekilmiş ve aralarında tartışmışlar. Eğer çektikleri bu sıkıntıların hepsi sarı öküz yüzündense, bütün sürünün rahat etmesi için onu feda etmenin en doğru fikir olduğu kanaatine varmışlar. Hepsi de bu teklife olur vermiş, içlerinden sadece gayet yaşlı ve en tecrübelileri olan Benekli Öküz bu teklifi kabul etmeyip “Kesinlikle olmaz” demiş. Ama sürünün genç ve heyecanlı bireylerine dinletememiş sözünü...Ve zavallı Sarı Öküz teslim edilip kurban edilmiş aslanlara. Hepsi birden saldırmışlar zavallı Sarı Öküze. Sarı Öküz direnmiş bir ikisini fırlatmış üstünden, ama sonunda bitkin düşmüş, çırpınmış, haykırmış, yardım istemiş, lakin sürü tarafından gözden çıkarıldığı için yardımına gelen olmamış. Diğerleri çok üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki. Bütün sürünün selameti için gerekliymiş bu…
Bu olaydan sonra günlerce sürüye saldıran olmamış. Demek aslanların dedikleri doğruymuş, bütün suç Sarı Öküzdeymiş. Bakın o yokken ne kadar da rahat ve emin bir şekilde merada otluyorlarmış.
Derken bir zaman sonra aslanlar yine aynı yöntemle harekete geçmişler. Topal Aslan yanında iki aslanla yine gelmiş. Boz Öküz’ün yanına giderek başlamış konuşmaya: “Gördünüz ya biz aslanlar ne kadar uysal ve ne kadar barışseveriz. Böyle barış içinde ne de güzel geçinip gittik. Sizde rahat rahat gezdiniz meralara yayıldınız. Ancak yine bir problem var.”
“O problem nedir?” demiş Boz Öküz… “Şu sizin uzun kuyruklu öküz var ya” demiş Topal Aslan “O merada otlarken uzun kuyruğunu salladıkça bizim aslanların aklını başından alıyor. Sürüye dalmasınlar diye onları zor tutuyoruz. Aramızda devam eden barış, bu şartlarda daha ne kadar devam eder bilemiyorum. Hem o öküz inanın sizden çok farklı, sizler normal kuyruklusunuz oysa onun kuyruğu ne kadar da uzun. Onun suçu yüzünden, korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. İyisi mi gelin verin onu bize de, bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve huzur içinde yaşamaya devam edelim.”
Boz Öküz yine istişare yapmış sürünün ileri gelenleriyle. Hepsi Sarı Öküzde olduğu gibi “Verelim gitsin” demişler. Yine sadece benekli öküz bu karara karşı çıkmış “Olmaz” demiş, ama dinleyen kim? Ve “Uzun Kuyruk’’da teslim edilmiş aslanlara. Zavallı Uzun Kuyruk’ta aslanların pençesi altında çırpına çırpına can vermiş. Tabi onunda yardımına giden olmamış.
Bir zaman sonra Topal Aslan yine yanında iki aslanla birlikte yanlarına gelmiş. Bu sefer başka bahaneyle başka bir öküzü istemiş, onu da alıp çekmiş gitmiş. Ve bu olay sürekli tekrarlanmış, her seferinde farklı bahanelerle... Ve her geçen gün öküzler zayıflamışlar, aslanlar ise güçlenmişler. Güçlendikçe de küstahlaşmışlar. Durum öyle bir raddeye gelmiş ki; aslanlar artık hiçbir bahane söylemeye bile gerek duymuyorlarmış. Doğrudan müdahale edip “Şu öküzü bize verin yoksa karışmayız” demeye başlamışlar. Zavallı öküzlerin “Hayır” diyebilecek güçleri kalmamış. Gittikçe azalmışlar ve neredeyse yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlar. Birer birer aslanların pençesinde can verirken, geride Boz Öküz ve birkaç öküz kalmışlar. İçlerinden biri liderleri olan Boz Öküz’e sormuş: “Ne oldu bize böyle? Bu mücadeleyi biz nerede kaybettik? Oysa aslanlara karşı, vaktiyle ne kadar güçlüydük” Boz Öküz’ün gözleri dolmuş ve ağlamaklı bir halde Benekli Öküz’ün sözlerini hatırlamış, titrek ve pişmanlık dolu bir sesle demiş ki:
“Biz Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün bu mücadeleyi kaybettik..”