Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2008 Pazartesi

Bir Îman Önderi "AHMED YESEVÎ" Hazretleri





Ahmed Yesevî, her bakımdan Yusuf-u Hemedânî’nin tesiri altında kalmış, ilmi, fazlı ve takvâsıyla onu kendisine bir muktedâ bilmiştir. Şeyhi gibi şer’î esaslara, Nebevî Sünnete ve Hanefî fıkhına tam bir bağlılık göstermiştir. Arslan Baba’dan melâmet esaslarını, Yusuf Hemedânî’den zühd, takva, riyâzet, mücâhede ve zikir esaslarını alan Ahmed Yesevî’nin yetişmesinde, özellikle bu iki mübarek şahsiyet çok büyük yer tutar.


Ahmed Yesevî Hazretlerini 2006 Ağustos’unda sıcak bir yaz günü, yüzlerce Özbek, Kazak ve Türkmenlerle birlikte büyük bir huşû içinde kabrini ziyaret etmiştik. Huzurunda mânevî atmosferlerin en güzelini yaşadık. Kimdi Ahmed Yesevî, neden Kızıl Rusya onun Türbesini yıllarca kapalı tutmuş, içeri ziyaretçi almamış, medresesini kapatmış, mübârek emânetleri olan kitaplarını, eşyalarını ve özellikle de misafirlere şifa için çorba pişirilen “Koca Kazan”ı alıp götürmüştü? Neden Hacca gidemeyen Müslümanlar günlerce Şahı Nakşibend (ks), Abdülhâlık Gucduvânî (ks), Ahmed Yesevî ve benzeri Horasan Erenlerinin Türbelerine koşup, tel örgülerin, kilitli kapıların ardından da olsa dua edip, himmet istemişlerdi. Kızıl Rusya’yı kilitli Türbelerinde bile titreten bu Allah dostları kimlerdi acaba?
Ahmed Yesevî Hazretleri; Türkistan’da yetişen en büyük velilerden biri olup; tam ismi, Ahmed bin İbrahim bin İlyas el-Yesevî’dir. Ahmed Yesevî’nin; doğum yeri, bugünkü Kazakistan Cum-huriyeti’nin Çimkent şehrine yedi kilometre uzaklıkta bulunan Sayram kasabasıdır. Onun doğum yeri kesin olarak bilinmekle birlikte; doğum tarihi tam olarak bilinememektedir. Ancak Silsile-i Zehebden Yusuf-ı Hemedânî (ö.535/1140) Hazretlerine intisabı ve onun halifelerinden oluşu dikkate alınırsa, O’nun on birinci asrın ikinci yarısında dünyaya geldiği söylenebilir. Araştırmacılar; 73 yıl yaşadığını ve 1166 yılında vefat ettiği şeklindeki yaygın görüşü dikkate alarak; onun 1093 yılında doğduğunu söylemektedirler.
Sayram kasabası, bu dönemde Aksu sancağına bağlı ve Aksu’nun 176 kilometre kuzeydoğusunda bulunmakta idi. Sayram, Tarım ırmağına bağlı Şâhyâr nehrine dökülen Karasu’nun üzerinde küçük bir kasaba idi. İstîcâb ve Akşehir adıyla da anılmaktadır. Halkını Türkler ve Acemler oluşturmaktaydı. Babası Sayram’ın ünlü bilginlerinden İbrahim Şeyh, annesi ise Kara Saç Ana’dır. Bunların Türbeleri bu gün Sayram Kasabasında olup; Ahmed Yesevî Hazretlerini ziyarete gidenlerin, ilk önce onların mübarek kabrini ziyaret ettiklerine bizzat şahit olduk. Kaynaklar, İbrahim Şeyh’in soyunu Hz. Ali’nin oğullarından Muhammed el-Hanefî’ye kadar çıkarmaktadırlar. Soyu, Hazret-i Fâtıma validemize dayanmadığı için seyyid değildir. Annesi Kara Saç Ana ise; evliyaullahtan Şeyh Musa’nın Ayşe isimli kerimesi olup, sâliha, müttekî ve iffetli bir hatun idi.
Ahmed Yesevî, ilk tahsilini yedi yaşında iken kaybettiği babası İbrahim Şeyh’ten almıştır. Ahmed Yesevî Hazretleri babasının vefatı sebebi ile daha yedi yaşında iken, ablasıyla birlikte Yesi şehrine gitmiş ve oraya yerleşmişti. Bir çok Türkistan şehri gibi, hem Ehl-i Sünnetin; hem bu anlayışa uygun yaşayan mutasavvıfların merkezlerinden biri olan Yesi, bizim ziyaretimizde de dikkatlerimizi çektiği gibi; âdeta bir bal kovanı gibi; iklimi, sükûneti, sadeliği, boyunları Hakk için bükülmüş seyrek sakallı, mütebessim ve tane tane konuşan insanları ile küçük Ahmed’e “Ballar balını buldum/ Kovanım yağma olsun” dedirtecek kıvamda bir mânevî dünya ve maddî hayat bahşetmiştir. Yesi’de küçük Ahmed’in eğitimini Hz. Peygamber’in mânevî talimatıyla bu iş için vazifelendirilen Şeyh Arslan Baba üstlenmiş ve bu mübarek Türkmen hocası Ahmed Yesevî’nin ilk mânevî babası olmuştur. Yesi’de ilk ciddi medrese tahsiline de başlayan Ahmed Yesevî, küçük yaşta olmasına rağmen bir takım mühim manevî tecellilere de mazhar olmuş, umulmadık meziyetler sergilemiş, Hızır Aleyhisselam’ın sohbet ve irşâdına nâil olmuştur. Arslan Baba’ya intisab ettiği zaman daha henüz yedi yaşında bulunduğunu, kendisi de “Divan-ı Hikmet”inde ifade etmektedir.
Tasavvûfî Menâkıpnâmelere göre Arslan Baba, Hz. Peygamberimizden mânen aldığı “hurma” emanetini, Yesi’ye gelerek, bu emanetin sahibi olan Ahmed Yesevî’ye bizzat teslim etmiştir. Ahmed Yesevî Hazretleri de “Divan-ı Hikmet”inde bu hadiseyi naklettikten sonra; yedi yaşında Arslan Baba’ya nasıl “bende” olduğunu aktarmakta; Arslan Baba’nın yanında on bir yaşına kadar hangi merhaleleri geçerek, nasıl bir tasavvûfî ruh hâline ulaştığını dile getirmektedir. Kısacası küçük Ahmed, Arslan Baba namındaki bu tanınmış Türk şeyhinin bitmek bilmeyen teveccüh, iltifat ve hayır duasına mazhar olmuştur.
Tasavvuf; gönül diline önem veren bir vuslat ve irşad ameliyesidir. Bu sebeple buradaki “hurma” ifadesi de remzî olarak ele alınmalıdır. Dolayısıyla; Arslan Baba vasıtasıyla Hz. Peygamberimizden doğrudan doğruya emanet olarak getirilip Ahmed Yesevî Hazretlerine verilen “hurma” maddi bir hediye olmaktan öte manevî bir hediye olarak çok önemlidir. Kendisine takdim edilen bu “hurma” Ahmed Yesevî’yi sırlar âleminde aşk-ı rabıta ile kendinden geçirtmiş, Hz. Mevlâna’nın “Düğün Gecesi” dediği hakiki vuslata hazırlamıştır. Bir başka deyişle onu bu ebedî vuslat yolunun yolcusu yapmıştır.
Onun; yaş bakımından çocukluk dönemlerinde gerçekleştiğinden bahsettiği bir takım manevî tecrübelerini ancak tasavvuf terminolojisi ışığında değerlendirebiliriz. Tasavvuftaki “velâdet (doğum)” kavramı, tâlibin mürşide intisâb etmesi ve tarikata girmesi şeklinde tanımlanır. Bu ana karnından dünyaya olan doğumdan sonra gerçekleşen ikinci doğumdur ki; ehl-i tasavvuf indinde buna “Velâdet-i Sânîye” (İkinci Doğum) denildiği gibi; “Velâdet-i Ma’neviyye” (Manevî Doğum) ya da “Velâdet-i Rû-hiyye” (Rûhî Doğum ) da denilmektedir. Birinci doğumda, madde âlemi ile bağ kuran insan, ikinci doğumunda ise sadece mânâ âlemi ile irtibat kurmaktadır. Dolayısıyla onun bu manevî tecrübeleri tasavvufî intisabının akabinde gerçekleşmektedir.
İlk tahsiline Yesi’de başlayan Ahmed Yesevî Hazretleri, Arslan Baba’nın vefatından sonra tahsilini tamamlamak maksadıyla önemli bir İslam merkezi olan Buhara’ya gitti. “Buhara-i Şerif” olarak meşhur olan ve ne yazık ki; şu an hâlâ günde beş vakit ezan sesine bile hasret olan bu mübarek şehir; o asırda tam bir ilim, kültür ve mâneviyat merkezi idi.
Buhara’da Ahmed Yesevî Hazretleri’ni, devrin ileri gelen âlim ve mutasavvıflarından; Nakşî yolunun da sultanlarından olan Yusuf Hemedânî Hazretleri, kendi himmet ve himâyesine kabul buyurmuştu. Ona intisap eden Ahmed Yesevî Hazretleri de, ondan sadece maddî ilim tahsil etmekle kalmamış, seyr-i sülûk’ünü onun yanında ve tekkesinde tamamlamıştı. O, hikmetlerinden birinde Şeyh Yusuf-u Hemedânî’ye yirmi yedi yaşında intisap ettiğini ifade etmekle beraber, bu intisabın kaç tarihinde olduğu belirtilmemektedir. Buhâra’da gerçekleşen bu mübarek intisabı; Ahmed Yesevî Hazretleri Divan-ı Hikmet’inde şöyle anlatacaktır: “Yirmi yedi yaşta pîri buldum, gördüğüm her sırrı perde ile sarıp örttüm. Dergâhına sığınarak izini öptüm. O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte” (Ahmed Yesevî, Divan-ı Hikmet, s. 72.)
Kısa zamanda şeyhinin teveccühünü kazanıp onun yanında kemâle eren Ahmed Yesevî, her bakımdan Yusuf-u Hemedânî’nin tesiri altında kalmış, ilmi, fazlı ve takvâsıyla onu kendisine bir muktedâ bilmiştir. Şeyhi gibi şer’î esaslara, Nebevî Sünnete ve Hanefî fıkhına tam bir bağlılık göstermiştir. Arslan Baba’dan melâmet esaslarını, Yusuf Hemedânî’den zühd, takva, riyazet, mücâhede, ibâdet ve zikir esaslarını alan Ahmed Yesevî’nin yetişmesinde özellikle bu iki mübarek şahsiyet çok büyük yer tutar.
Ahmed Yesevî tıpkı mürşidi Yusuf Hemedânî Hazretleri gibi Hanefî mezhebinde bir fakih ve şer’î esaslara vâkıf, şeriatla tarikatı kaynaştıran bir âlimdi. Dinin icaplarına karşı ilgisizliğin tarikat âdâbıyla uyuşmayacağını neşr ve telkin eden bir mürşid idi.
Buhara bu tarihlerde Karahanlıların hâkimiyeti altındaydı ve devrin en büyük ilim ve kültür merkezlerinden biriydi. Dünyanın çeşitli yerlerinden talebeler buraya gelip ilim tahsil ediyorlardı. Buhara’da güçlü bir Hanefi Fıkhı geleneği mevcuttu. Hoca Ahmet Yesevî Hazretleri hocasının arzusu ile Buhara’da bir müddet ders de verdi, fakat hocası Yusuf-u Hemedânî Hazretlerinin vefatından sonra, vaktiyle şeyhinin verdiği manevî işaret üzerine irşad makamına oturan Hoca Abdulhâlık Gücdüvânî Hazretlerine (ö.595/1199) biat ederek, onun tensibi ve tayini ile çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği Yesi’ye gitmişti.
Yesi, bugünkü adıyla Türkistan şehri; Oğuz Han’ın hükümet merkezi menkıbelerine karışmış meşhur bir yerdi. Bilhassa Hoca Ahmed’in bu şehre izâfetle Yesevî lakabını alması, bu şehrin Türk âlemindeki tarihî ehemmiyetini bir kat daha arttırmıştı. Ahmed Yesevî Hazretleri; Sîr-Derya ve Taşkend çevresinde, Seyhun’un kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan göçebe Türkler arasında güçlü bir nüfuza sahip olmuştu. Etrafına toplanan şahsiyetler, İslamiyet’e yeni girmiş, fakat inançlarında son derece samimi olan saf ve sâde Türklerdi. Herhangi bir medrese eğitimi alamamış, Arap ve Acem lisanlarına vukûfiyeti olmayan, din anlayışlarında yüzeysel bir yapıya sahip bulunan bu kitleler, onun ilgi odağı haline gelmişti. Ahmed Yesevî Hazretleri; Arap dilinde, Fars edebiyatında, medrese ilimlerinde mütehassıs bir şahsiyet olmasına rağmen, müntesiplerine anlayabilecekleri bir dille hitap etmiş, günün modasına uyarak Farsça eserler kaleme almak yerine Türkçe hikmetler söylemiştir. Arapça ve Farsça bilmeyen Türklere, tasavvufî zevki ve mânevî neşeyi Türk edebiyatının basit şekilleri, ahlâkî ve tasavvufî manzumeleri ile anlatmıştır.
Ahmet Yesevî Hazretleri, “Divan-ı Hikmet”i Arapça ve Farsça bilmesine rağmen çok sade bir Türkçe ile yazmıştır. Bu yüzden; O’nun “Hikmet” denilen bu eğitici sözleri, Türkistan Türkleri üzerinde büyük izler bırakmıştır. Bu hikmetli sözlerde şeriat erkânını ve tarikat âdablarını anlatmıştır. Ahmet Yesevi tekke edebiyatının da ilk temsilcisi idi. Bu vesileyle Anadolu’daki Türk edebiyatının yeşerip gelişmesine zemin hazırlamış, Yunus Emre gibi büyük şairlerin yetişmesine sebep olmuştur.
Yesevî ocağında eğitimlerini tamamlayan genç-yaşlı binlerce Yesevî müridi, Türkistan’dan Balkanlara kadar uzanan bütün Türk yurtlarında Hoca Ahmed Yesevî’nin, saf ve sâde Türkçe ile söylenmiş “hikmet”lerini terennüm etmişler ve eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet’le uzlaştırmaya çalışan, dolayısıyla dînin emirlerini tam olarak yerine getiremeyen henüz yeni Müslüman olmuş insanlara; İslâm’ın sıcak, samimi, hoşgörü ve insan sevgisine dayalı, gerçek ve güzel yüzünü tanıtmışlardır. Böylece Hoca Ahmed Yesevî’nin Ehl-i Sünnet noktasındaki tavizsiz, tasavvufta şer’i şerife tam mutabık, samimi ve candan tavrı çok kısa sürede, bütün Türk illerine yayılmıştı.
Zâhirî ve batınî bütün ilimlerde derin bir âlim olan Ahmet Yesevî Hazretleri, günün büyük bölümünü ibadet ve zikirle geçirmekte, zamanının arta kalan diğer bir kısmında ise, talebelerine zahirî ve batınî ilimleri öğretmekte idi. Gününün kalan çok kısa bir bölümünde ise, alın teri ile geçimini sağlamak üzere, tahta kaşık ve kepçe yapıp, bunları satmakta idi.
63 yaşına girdikten sonra Ahmed Yesevî Hazretleri; tekkesinin bir tarafına üç arşın derinliğinde bir çilehane yaptırarak oraya çekilmiştir. Oradan da vefatına kadar hiç dışarı çıkmamıştır. Bir başka deyişle 63 yaşından sonra Hz. Peygamberin görmediği dünyayı görmemeyi tercih etmiş, bu gün hâlâ kullanılan bir yeraltı yolu ile cemaate ve Cuma namazlarına yıllarca güneş ve ay yüzü görmeden devam etmişti. Onun bu tutumunun nedeni, Hz. Peygamber’in ömrünün o kadar oluşunu kendine “üsve” (örnek) edinmesinden kaynaklanmıştır. Buna rağmen büyük bir ilgi celbetmiş, rivayetlere göre; 99.000 kişilik büyük bir müridler topluluğu âdeta etrafında pervane olmuştur.
Ahmet Yesevî Hazretleri 1194 yılında (Hicri 590) Yesi şehrinde vefat etmiştir. Kabri üzerindeki türbe, 200 yıl sonra Timur Han tarafından inşa edilmiştir. İslam itikadınca vefatından sonra da himmet ve teveccühleri devam etmekte olan Ahmed Yesevî Hazretleri; kendisinden yaklaşık iki asır sonra yaşayan Sultan Timur’un rüyasına girmiş ve O’na zafer müjdesinde bulunmuştur. Timur da bu müjdeye bir şükran ifadesi olarak ona anıt-mezar şeklinde bir türbe yaptırmıştır. İki sene içinde tamamlanan türbe inşaatı, camii ve dergâhı ile tam bir külliye hâlini almıştır. Zamanla harap olan türbe, bir rivayete göre Özbek Hânı Abdullah Han, bir diğer rivayete göre ise Şeybânî Han tarafından yeniden tamir ettirilmiştir. Günümüzde bu türbenin bulunduğu camiye “Cami-i Hazret” bu camiinin bulunduğu Türkistan şehrine de “Hazret-i Türkistan” veya sadece “Hazret” denilmektedir. Ahmed Yesevî’nin türbesi yılın her mevsiminde ziyaret edilmekle birlikte, bilhassa senede bir defa “Zilhicce’nin onunda” bu türbede Türkmen, Özbek, Kazak ve Kırgız Türkleri tarafından görkemli merasimler düzenlenmektedir. Çünkü Sovyet Rus yönetimi döneminde kendilerine hac müsadesi bile verilmeyen bölge Müslümanları tarafından Ahmed Yesevî Hazretlerinin türbesi; manevi bir merkez hâline getirilmiştir. Mezarının bulunduğu bölgede Ahmed Yesevî’nin, mezarı civarına defnolunanlara O’nun kıyamet günü şefaat edeceği inancı yaygın olduğu için, bu gün bile hâlâ Özbek, Türkmen, Kırgız ve Kazak Türkleri cenazelerini türbe yakınlarına getirmekte ve buraya defnetmektedirler. Özbek-Kazak zenginleri, daha sağlıklarında, türbe yakınında bir parça toprak satın almaktadırlar.





21 Kasım 2008 Cuma

Osmanlı'nın Ehl-i Sünnet Hassasiyeti...





Osmanlı devleti; Mekke Hanefi müftüsü meşhur Seyyid Muhammed İbn Dahlan’ın da övgü dolu sözlerle vurguladığı gibi Asr-ı Saadetten sonra İslamiyet’e en çok hizmet eden İslam devletidir. Özellikle; İslamiyet’in öğrenilmesi, öğretilmesi, yaşanması ve yayılması, ilahî nizamın uygulanması konusunda üstün gayretler ve destanlaşmış fedakârlıklar gösteren Osmanlı yönetimi; bunu yaparken de “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” çizgisindeki hassasiyeti ile temayüz ve tebarüz etmiştir.


Osmanlıların ehl-i sünnet hassasiyeti daha devletin kuruluş aşamasında karşımıza çıkmaktadır. Ertuğrul Bey’in Kuran-ı Kerim’e karşı hürmeti ile başlayan bu kutlu uğraş, Osmanlı cihan devletine adını veren Osman Gazi’nin yaşayış, anlayış ve imanı ile çağları aşan bir devletin ve medeniyetin muştusu haline dönüşmüştü. Osman Gazi; oğlu Orhan Bey’e bıraktığı vasiyeti ile devletini hangi sağlam temeller üzerine oturttuğunu da ortaya koymuştur: “Ey devlet ve ikbal sahibi oğlum!... Ulemaya riâyet eyle ki din işleri nizam bulsun!... Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve yumuşaklık göster!... Askerin ve malın ile gururlanıp, âlimlerden uzaklaşma!... Padişahlığın aslı ve esası İslamiyet’tir. Bu sebeple Hz. Allah’ın emirlerine muhalif bir iş yapmayasın. Bizim yolumuz Allah yoludur ve gayemiz Hz. Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir.” Bu sözler, Osmanlının neden hâlâ kıtalar ötesi Müslümanların bile sevgi, dua ve hayranlığını kazandığını, neden hâlâ hasret şiirlerine, çileye uğrayanların ağıtlarına konu olduğunu göstermektedir. Hatta eski Osmanlı coğrafyasının gayr-ı Müslimleri bile bu ağıt ve hasret destanlarına katılarak tek kutuplu, küresel emperyalizme karşı “Osmanlı adaleti” istemektedirler.

Kuran-ı Kerim’in Tahrifini Önleme Yöntemi
Osmanlının ehl-i sünnet konusundaki hassasiyeti kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha’yı şeri delil olarak kabul eden devlet anlayışının tabii bir sonucudur. Kuran-ı Kerim’in basımı, dağıtımı, öğrenimi, öğretimi, tefsiri ve tatbiki konusunda Osmanlı yönetiminin gösterdiği hassasiyet konusunda Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde binlerce belge bulmak mümkündür. Belgelere göre mukaddes kitabımızın basımı, sadece Osmanlı Devlet Matbaası tarafından yapılmıştır. Böylece Kuran-ı Kerim’in tahrifine yönelik sinsi girişimler önlenmiş, basımında ve dağıtımında gerekli hürmetler gösterilmiştir. Osmanlı Sultan ve devlet adamlarının emri ile Topkapı, Dolmabahçe, Çırağan ve Yıldız Sarayları’nda; Sultan Ahmet, Süleymaniye ve Bayezid gibi İstanbul’daki Selâtin camiilerinde, Konya Kapı Camii, Edirne Selimiye, Şam Emeviyye Camii gibi Osmanlı ülkesindeki büyük camilerde, Kâbe-i Muazzama ve Ravza-i Mutahhare’de her gün, her saat, her an daimi Kuran-ı Kerim hatimleri yaptırılarak, başta Resûlullah (SAV) Efendimizin ve Ashab-ı Kiramın mübarek ruhları olmak üzere tüm Müslümanların ruhlarına hediye edilmiştir. Bu faaliyetler için vakıflar yapılmıştır.
Osmanlı yönetiminin Hz. Peygamberimiz (SAV.) hakkındaki hassasiyeti de dikkat çekicidir. Saray ve büyük camilerde huzur dersleri, hatm-i Buharilerle hadisi şerifler okunmuş, medrese ve mekteplerde Hz. Peygamberimiz (SAV.) öğretilmiş, O’nun emir ve tavsiyeleri İstanbul’un fethinde olduğu gibi “Kurtuluş reçetesi” olarak kabul edilmiştir. Sultan I.Abdülhamid “Hz. Peygamberin (SAV.) emir ve işaretleri varken; nücum ehlinin, yıldız falı ile uğraşanların boynunu vururum” derken, Sultan II. Abdülhamid Fransız yazar Bornier’in “Muhammed” adlı iftira dolu piyesinin oynanmasını Paris, Londra, Roma ve Washington tiyatrolarında Osmanlının siyasî nüfuzunu kullanarak yasaklatmıştı. “Ulu Hakan”, Müslümanların halifesi olarak Avrupa sahne ve fuarlarına müdahale ederek; o günün Teslime Nesrin’lerini, o günün Selman Rüştü’lerini birer birer susturmuştu.
Sıbyan mektebi ile başlayan Osmanlı eğitim sisteminde; Kur’an-ı Kerim ve Hadisi Şerif eğitimi yanında; akaid’de İmam-ı Maturidi ve Ömer Nesefi, fıkıhta İmam-ı Azam, İmam-ı Yusuf, İmam-ı Muhammed ve Halebî gibi en kıymetli ehl-i sünnet âlimlerinin ve önderlerinin eserleri okutulmuş, onlara sayısız şerhler yazılmıştır. Ayrıca; ehl-i sünnet dışı medrese eğitimine de izin verilmemiştir. Büyük Selçuklularla Nişabur’da; ehl-i sünneti müdafaa için başlayan medrese geleneği; Osmanlılarda tarihinin en üst seviyesine çıkmış; bu dönemde kurulan ihtisas medreseleri ile Osmanlı uleması İslam dünyasını en muteber âlimleri olarak dikkatleri çekmişlerdir. Molla Güraniler, Molla Hüsrevler, Hoca Sadettinler, İbn-i Kemaller, Kâtip Çelebiler, Gelenbevîler, Ahmet Cevdet Paşalar, İskilipli Muhammed Atıflar, Ahıskalı Ali Haydarlar bu gelenekten yetişerek; medrese adlı bu müstesna ilim mekânlarının kıymetli birer mahsulü olarak İslam ümmetine rehberlik ve önderlik yapmışlardır.

Tahrifata Karşı Komisyon Kuruldu
Osmanlı yönetimi, Orhan Gazi’den başlayarak ehl-i sünnet dışı tasavvufî hareketlere karşı mesafeli dururken, Nakşibendîlik, Kadirilik, Cerrahilik, Rufailik vb. sünni tarikat mensuplarına; hem hürmet, hem rağbet, hem riayet, hem de muavenet etmişlerdir. Onları hem kendi gönül dünyalarının ebedî ışığı, hem İslamî tebliğ faaliyetlerinin alp-eren aşığı olarak hayatlarının her safhasında, attıkları her adımda, hatta aldıkları her nefeste yanlarında hissetmişlerdi. Şeyhülislam Hoca Saadeddin Efendi, “Tacü’t-Tevârih” adlı meşhur eserinde bu durumu şu kelimelerle ifade etmektedir: “Fatih Sultan Mehmed, seferlerinde Ubeydullah Ahrar (K.S.) Hazretlerinin nefeslerini ensesinde hissediyordu.” Tüm Osmanlı Sultanları, Fatih Sultan Mehmed gibi hep gönüllerinde ve yaşayışlarında evliyaullahın nefeslerini enselerinde hissetmişlerdi. Bunun için de sayıları onbinlerle ifade edilebilecek miktarda tekke ve dergâhın taam ve diğer masarıfı; Osmanlı Sultan ve yöneticilerin kurduğu vakıflardan ve verdikleri teberrulardan sağlanmıştı. “Ehl-i dua” olarak adlandırılan mutasavvıflar, dervişler ise; Osmanlı yönetimine yönelik tenkit ve takdirlerinde asla kendilerine yapılan bu yardımları tesirinde kalmamışlardı. Bektaşilik ve Melamilik gibi Sünni hususiyetlerini zamanla kaybetme tehlikesi ile karşılaşan tekkeler; ya kapatılmış, ya da çok itimat edilen Nakşibendîlere verilerek onlar vasıtasıyla ıslah ve tecdid edilmişlerdi. Ayrıca, tasavvufla alakalı kitapların basımında çok dikkatli ve titiz davranılmış, hatta başta Abdulkadir Geylani hazretleri olmak üzere birçok tasavvuf büyüğünün kitaplarına sonradan ilave edilmek istenen ehl-i sünnet dışı bilgilerin ayıklanması için devrin meşhur ve makbul âlimlerinden bir komisyon kurulmuştu. Tüm tasavvuf kitapları bu komisyon tarafından titiz bir şekilde incelendikten sonra basılabilmişti.
Osmanlı Sultanları; Emirü’l- Müminin olarak tüm İslam ümmetinin halifesi idiler. Bu açıdan ekmel bir halifelik icra edilmiş, bu konuda da ehl-i sünnet hassasiyeti dikkate alınmıştır. Özellikle; İran’la olan münasebetlerde, yapılan antlaşmalarda İranlıların “Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e hakaret etmemeleri” sürekli özel bir şart olarak muhafaza edilmiştir. Ayrıca; İranlı Şii erkeklerle; Sünni Osmanlı hanımlarının evlenmelerine de bu hassasiyet sebebi ile izin verilmemiştir. Yemen’deki Zeydiler, Lübnan ve Suriye’deki Nusayriler, Anadolu’daki Aleviler, baskı ve zorbalıkla değil; gönül ve ilimle ehl-i sünnete kazanılmaya çalışılmış, bu konuda özellikle II. Abdülhamid döneminde önemli başarılar elde edilmiştir. Suriye ve Lübnan’daki Nusayrilerden bir bölümünün gönlü kazanılarak, onları istismar etmek isteyenlere, özellikle de onlara yönelik okullar açan Protestan misyonerlere fırsat verilmemiştir. Lübnan’da Nusayrilikten ehl-i sünnet’e katılan ailelerin en önemlisi Arslan ailesi olup, bu aileden gelen Şekip Arslan; özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı devletine ve İslam ümmetine çok başarılı hizmetler sunmuştur.

İslam’ın Protestanlaştırılması Engellendi
Osmanlının son döneminde ortaya çıkan “dış kaynaklı” sözde “Islahat” hareketleri de; Osmanlı yönetimi tarafından çok başarılı bir şekilde takip edilmiştir. Özellikle Blunt, Lawrence, Bell vb. İngiliz ajanların desteklediği Bahailik, Selefiyye, Arap milliyetçiliği ve Vehhabilik gibi “doğru yolun sapık kolları”; Osmanlı yönetimi tarafından “hem teşhir, hem teşhis, hem de tahdid” edilmişlerdir. Bahaîler, Edirne’den Kıbrıs ve Akka’ya sürülerek etkisiz hale getirilirlerken; Arap milliyetçiliğini Beyrut Amerikan Koleji’ndeki Hıristiyan Arap öğretmen ve öğrencilerin yönettiği birer birer ortaya konmuş; bu ve benzeri okullara karşı alternatif eğitim hamleleri yapılmıştır. Cemaleddin Efganî; İstanbul’da kendisine verilen evde göz hapsinde tutularak dış ilişkileri kontrol edilirken; Muhammed Abdul’un İstanbul’a gönderdiği ıslahat dilekçesi reddedilmiş, yazdığı Tebâreke tefsiri yasaklanmış, İngilizlerin kontrolündeki Mısır’da Osmanlı’ya karşı İslam Kongresi toplama faaliyeti engellenmişti. Abduh’un İstanbul’a gelip, Sultan II. Abdülhamit’le görüşme talebi “Bizde müftüleri halife tayin eder. Siz Mısır müftüsü olduğunuzu söylüyorsunuz. Biz sizi müftü tayin etmedik. Sizi kim müftü tayin etti? İngiltere mi?” denilerek reddedilmişti. Böylece İslam’ın Protestanlaştırılma girişimine de engel olunmuştur.

BOP’un Tarihi Seyri
Osmanlının ehl-i sünnet konusundaki hassasiyeti, misyonerlerin de dikkatini çekmiştir. 1906’da Kahire’de; İngilizler tarafından Seylan’a sürgün gönderilen Arabî Paşa’nın Bâb-ı Luk’taki el konulan Köşkü’nde yapılan ilk büyük Dünya Protestan misyonerler kongresi’nde de “ehl-i sünnet” gündeme gelmişti. Hem de Kongrenin Başkanı, Yahudi asıllı Amerikalı Papaz Samuel Zwemer tarafından ilk kez Protestan misyonerlerin gündemine “İsimsiz Hıristiyanlık” projesini getirmişti. Bu projeye göre; eğitim, sağlık, spor, siyaset, basın, vb. her türlü sosyal faaliyet, gençlik ve kadın hareketleri istismar edilmeli, ama bunlar yapılırken misyonerler hep arka planda “görünmeyen yöneticiler” olarak kalmalı idiler. 1906 Kahire Kongresinde ittifakla kabul edilen bu proje hemen İslam dünyasının her tarafında uygulanmaya başlanmıştı. Misyonerler; özellikle Hilafetin merkezi olan İstanbul’da bu projeyi uygulamak için, II. Meşrutiyet sonrası aktif bir faaliyet içine girmişlerdi. Bu kapsamda, 1910’larda İstanbul’da kurulan Hıristiyan Gençler Cemiyeti(YMCA); başta Abdullah Cevdet, Baha Toven, Sabiye Zekeriya Sertel, Cenap Şahabettin vb. olmak üzere birçok Türk aydınına konferanslar verdirerek; ateist hale getirmeye çalışmışlardı. Çünkü onlara göre ateist Türkleri Hıristiyan yapmak, Müslüman Türkleri Hıristiyan yapmaktan çok daha kolaydı. Ayrıca Amerika ve İngiltere’ye giden Osmanlı talebelerine yönelik misyonerlik faaliyetleri de hızlanmış, âdeta bir taarruza, silahsız bir “haçlı seferi’ne” dönüşmüştür. Bu taarruz o hâle gelmişti ki;1918’de Amerika’ya giden Türk talebelerden Ahmet Emin Yalman; meşhur Protestan Papaz Samuel Zwewer’ın kendilerini Hrıstiyanlığa kazanmaya yönelik aktif misyonerlik faaliyetlerden dolayı hatıralarında onu “ruh avcısı” olarak suçlayacaktır.

İslam Gemisi’ni Boşaltmak
Osmanlının ehl-i sünnet hassasiyetlerinin ne derece önemli olduğunu anlamak için, 1906 Kahire kongresinde, kongre başkanı Papaz Sammel Zwemer’in şu tavsiyelerini okumak yeterli olur kanaatindeyim. Zwemer şöyle diyor: “Bir Müslüman’a dinini bırak dersen, onun İslam’ı bırakması asla mümkün değildir. Nitekim 25 yılda ancak 25 Müslüman’ı Hıristiyan yapabildik. Onlar buna karşılık her gün en az 25 Hıristiyan’ı Müslüman yapıyorlar. Biz Müslümanlara; ‘Sizin dininiz olan İslamiyet; mücevher yüklü çok kıymetli bir gemiye benziyor. Ama bu gemi’nin yükü çok ağır. Geminin karşıya batmadan geçebilmesi için, bu yüklerin bir bölümünü denize atmamız gerekir’ demeliyiz. Böylece mübahlardan, müstehaplardan, sünnetlerden başlayarak, vaciplere, farzlara gelinceye kadar onlara geminin bütün yüklerini boşalttırmalıyız. Böylece gemi karşıya geçse de boş geçmeli!..” Bu gün, Osmanlı’ya düşman olanlar geminin yükünü boşaltmaya çalışanlar ve onların yerli işbirlikçileridir. Osmanlı; İslam gemisinin yükünü muhafaza ettiği için hâlâ dünya Müslümanlarının gönlünde taht kurmuştur.



Kaynak : Arifan Dergisi

Fatih'in Egitim ve Bilime Kazandırdıkları





Haçlıların yağmaladığı, insanlara zulmettiği Konstantin, Fatih’in merhametli ellerinde hayat buldu. Eğitim kurumları, hastaneler, kütüphaneler inşa edildi. Fatih’in saltanatı döneminde Osmanlı ülkesinde 500’den fazla mimari eser inşa edildi. Cami ile medrese, kitaplık, imarethane (aşevi), darüşşifa (hastane), hamam, kervansaray gibi birimleri kapsayan Fatih Külliyesi en başta gelen eseridir. “5 kişi yetiştirmek için gerekirse 500 kişi beslerim” diyen büyük Sultan, üniversite anlamında Osmanlı ve dünya tarihinde bilinen en eski eğitim kurumlarından olan Sahn-ı Seman’ı kurmuştur. Sahn-i Seman İstanbul’un yükseköğretim kurumudur.


Fatih Sultan Mehmed’in en önemli özelliği neydi? Onun misyonu, “Ölü bir imparatorluğu ve ölmüş bir şehri ihya etmeye çalıştı” şeklinde özetlenebilir. Zaten öyle yaptığı için de “Fatih” ünvanını aldı. Sadace çağ kapatıp çağ açmakla kalmadı, aynı zamanda her bakımdan insanlığa unutulmayacak dersler verdi. Savaş kazanan bir komutan gibi davranmadı. Bilakis yaraları sarmaya gelmiş bir baba gibi kucak açtı ezilmiş, savaş yorgunu bir şehrin insanlarına. Çökmüş bir şehrin elinden tuttu ve sadece maddi olarak imar etmekle kalmadı, kültürü, sanatı ve bilimiyle büyük bir hamle başlattı burada.
Haçlıların yağmaladığı, insanlara zulmettiği Konstantin, Fatih’in merhametli ellerinde hayat buldu. Eğitim kurumları, hastaneler, kütüphaneler inşa edildi. Fatih’in saltanatı döneminde Osmanlı ülkesinde 500’den fazla mimari eser inşa edildi. Cami ile medrese, kitaplık, imarethane (aşevi), darüşşifa (hastane), hamam, kervansaray gibi birimleri kapsayan Fatih Külliyesi en başta gelen eseridir. Fatih, bilime, tarihe ve felsefeye özel ilgi gösterdi. Türkçe’den başka Arapça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan şahsi kütüphanesi vardı. “Avni” takma adıyla şiirler yazdığını biliyoruz. Fatih, nesir ustası Sinan Paşa ile şair Ahmed Paşa’yı vezirliğe kadar yükseltti. Ünlü matematikçi ve astronomi bilgini Ali Kuşçu’yu İstanbul’a davet etti. Ali Kuşçu Osmanlı sınırlarına girerken, Fatih onu törenlerle karşılattı, kendisine hediyeler verdi.
Fatih Sultan Mehmed’in en önemli yanlarından birisi de eğitime verdiği önemdir. Üniversite anlamında Osmanlı tarihinde ve dünya tarihinde bilinen en eski eğitim kurumlarından olan Sahn-ı Seman’ı kurmuştur. Sahn-i Seman İstanbul’un yükseköğretim kurumudur. Sahn-ı Seman medreseleri Fatih Külliyesi içindeki en yüksek düzeyli medreseler idiler. Sahn-ı Semân’ın eğitim müfredatı büyük oranda Ali Kuşçu tarafından hazırlandı.

Fatih’i, “Medrese Merkezi” Yaptı
İstanbul’da ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu kurumda, İstanbul’un ilk kadısı ve aynı zamanda Ayasofya’yı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi de ilk müderrisler arasındadır. Aynı dönemde molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinde derslere başladı. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim devam etmiştir. Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında Tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin faydalanması için bir kitaplık, bir Darüşşifa ve bir de misafirhane bulunuyordu. Her medresede “akli” ve “nakli” bilimlerde birer müderris, Daruşşifa’da ise iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti.
Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da akademi niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Burası daha ziyade devlete bürokrat yetiştirirdi. Bu kurumda, askerlik, yöneticilik, güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. Tanzimat dönemine kadar devam eden Enderun’da Galata Sarayı, Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekteydi. Fatih, medreseler yaparken amacını şöyle açıklıyordu: “5 kişi yetiştirmek için gerekirse 500 kişi beslerim.” Bu anlayışla Fatih, ismini alan semti, zamanın üniversitesi ayarındaki, “Medrese Merkezi” haline getirdi.

Kütüphaneler Kurdu
Osmanlıda en önemli kurumlardan biri de kütüphane idi. Kütüphane görevlileri, son derece zeki ve iyi eğitilmiş insanlardan oluşmaktaydı. Hatta kaybolan sayfaları yazıp eksiği tamamalayacak kadar kitapların muhtevasına hâkimdiler. Bilimle uğraşanlar buralardan istedikleri kadar kitabı ödünç alma imkânına sahiptiler. Fatih de aynı anlayışla çok sayıda kütüphaneler kurdu. 1930’lu yıllarda yaşanan bir olay, Fatih dönemi bilim zihniyetinin çağından ne kadar ileride olduğunu çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Üniversitede kütüphanecilik bölümü açmak üzere dönemin maliye bakanından bütçe talep edilir. Bakanın cevabı aynen şöyle olur: “Kütüphanecilik için okul açmaya ne gerek var?” Aşağıda vereceğimiz örnek, Fatih’in olgun kişiliği ve bilim aşkı konusunda daha net bir resim ortaya koyacaktır: Sultan Fatih Edirne’ye giderken Molla Kırımi’ye sordu: “Molla, Kırım mamur bir yermiş, altıyüz âlimi varmış ki kitap telifi ile meşgul olurlarmış, doğru mu?” “Evet, Padişahım öyle,” demiş. “Lâkin ben sonlarına yetiştim. Bir hain vezir çıkıp ulemaya zulmettiğinden, şimdi ne onlardan, ne mamuriyetten eser kalmamış. Malumunuzdur ki, ilim ve sanat bir memleketi ihyaya sebeptir.” Sultan, Sadrazam Mahmud Paşa’yı çağırtmış ve Molla’nın sözlerini naklettikten sonra şöyle demiş: “Görüyor musun, bir vezir koca memleketi ne hâle sokmuş.” Sadrazam ise son derece anlamlı ve tarihe geçecek değerde bir cevap vermiş: “Efendimiz, suç vezirin değil, Kırım Hanı’nındır ki, öyle bir adamı vezir yapıp idareyi eline vermiştir.”

Kaynak : Arifan dergisi